Anlayamamışlardı gerçekleri, olmadığından olsa gerek!


“Bu sefer çok iyi bir değerlendirme yapmalıyım” diye düşündü, arabasıyla üzerinden geçtiği çamur ve su birikintilerinin farkında olmadan.

Yeni tiyatro binasına on beş dakikalık yolu kalmıştı. Gazetedeki son görevi olabilirdi bu. Son röportajındaki olayları düşündükçe içini pişmanlıkla karışık, anlatılamayacak kadar garip bir duygu kaplıyordu. Ve şimdi de böylesine kritik bir konumdayken, bu kadar zor biriyle de röportaj yapma görevi verilmişti kendisine.

Röportaj yapacağı yazar, son bir iki yılda, ülke çapında tanınmıştı. Yazarın ayrıca tiyatroda devrim yaratan olaylar sergilemesi, sanat çevreleri tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı.

Binanın yakınında bir yerde park etti arabasını.

Tiyatro salonunun karanlığına alışması gerektiği için hâlâ dikkatli olmak zorunda olduğunu fark edince, yavaş yavaş önlere doğru ilerledi. Röportaj oyunun sonunda gerçekleşecekti ama her zamanki gibi vaktinden önce gelmişti…

Oyunu izleyenler genelde; kentin ne tarafında olduğunu bilmedikleri “Batı Yakası” kavramına yabancı olacak kadar düşük ücretle çalışan kişilerdi. Her yerde olduğu gibi içi bozuk, kâğıdı süslü çikolataya benzeyen makyajlı kadınlar, burada da eksik değildi.

xxx

Oyun devam ediyordu.

Sahnenin sağından giren ilk çağa özgü postlar giymiş iki kişi, zorlanarak taşıdıkları büyük bir tekerlekle sahnenin soluna doğru yürüdükleri sırada

Konuşmacı “Daha tekerleği bile icat edememişlerdi…” diye anlatmaya başladı.

(Bu sırada tekerleği taşıyan oyuncular, sahnenin sol tarafından dışarı çıktılar.)

Konuşmacı “Fakat teknoloji çok hızlı ilerlemektedir…” diye devam etmeğe çalıştığında, sahnede bir hareketlilik yaşandı.

(Az önce tekerlekle dışarı çıkan oyuncular kendilerini ezmek istercesine takip eden “dekor araba”dan kaçmaya çalışıyorlardı. Araba ve oyuncular sahnenin sağından çıkarken, konuşmacı sözlerini sürdürdü.)

“…Gelişen silahlar, teknolojik utançlar, Atom, Nötron… Ve silah sanayinin birikimini eritmek için çıkarılan savaşlar. Savaşların nedeni böyle çok basit işte. Tüm dünya böyle basit şeyleri bile düşünemeyecek kadar mı eğitimsiz bırakılmış? Nedenini bile bile, günlük dolar kuru üzerinden hayatımızı harcamanın nedeni ne olabilir diyeceksiniz, ama insanların tümünü suçlamayın. Onlar yönlendirilmeye alışmış varlıklardır. Yoo! Kızmayın. Şu anda siz bile benim tarafımdan yönlendiriliyorsunuz… Ne? Hayır mı? Peki, niye burada olduğunuzu bilebiliyor musunuz?

(Konuşmacı, iplerle tutturulmuş eski bir gramofon yavaşça sahneye doğru gelirken, sözlerini tamamladı.)

Prometheus’un insanlara ateşi getirdiği gibi, barışı getirdim size.”

Oyun bitmişti…

xxx

Keşke oyunun tümünü izleyebilseydim diye düşünüyordu. Ayağa kalkan kalabalık, düşüncelerinden sıyrılıp, görevini yerine getirmesini hatırlattı. Hemen kulise koştu, kısa bir araştırma ve oda tariflerinden sonra buldu onu. İşte karşısındaydı.

- İyi akşamlar bayan “V” röportaj için…

- Ah! Evet, yirmi dakikaya kadar çıkarız.

Beklediği süre içinde Bayan “V”nin resimlerinden çok daha güzel olduğuna karar vermişti.

Çevresini incelemeye başlayınca; dalınan derin düşünceler ve koşuşturmalar yüzenden unutulan sigaraların, plastik kül tablasının iç yüzeyinde belirgin yanıklara neden olduğunu gördü.

Bayan “V” odanın diğer ucundan göründüğünde, gelmesi için işaret ediyordu. Kalkıp ona yetişti, merdivenlerden indiler ve otoparka doğru yöneldiler.

Bayan “V”,, bu saatte trafiğin çok sıkışık olacağını söyleyerek, metro ile gitmelerini önerdi.

O anda nereye gittiklerini merak etti. Evet, neden tiyatroda bir söyleşi yapmamışlardı ki? “Müşteri her zaman haklıdır.” zırvasını hatırlamamak için hiçbir neden yoktu. İnsanın kendisini kestane yemeye zorunlu hissedeceği kadar güzel bir sonbahar günüydü, o yüzden de dışarıda yürümenin bir sakıncası yoktu. İstasyon yönünde bir parka doğru yöneldiler. Soru sormak için uygun bir ortam sağladığıma inanınca;

- Yazmaya ne zaman karar verdiniz? diye sordu.

Bayan “V”, kısa bir an, çıkan ses çok anormal bir şeymiş gibi baktı ve sustu. Parkın içinde düzensiz bir şekilde sıralanmış taş peteklerinin, birbirini kesen sınır çizgilerine basmamaya çalışarak zıplama ile yürüme arasında hareketler kaydediyordu. O’na katılmak için içinde dayanılmaz bir istek duydu. İkisi de taşların oluşturduğu çizgilere basmamaya çalışarak, ikili ilginç figürler yapa yapa yürümeye başladılar.

Bayan “V”, “Karşılaştığım lise öğretmenimle kısa bir konuşmanın sonunda, bana tanıdık bir psikoloğun adresini vererek, iyi bir tedavi önermesi, yazarlığa başlamam gerektiğini belirten önemli bir işaretti, Sartre’ın “Sözcükleri”nde ise kararımı verdim.” diyerek, az önce sorduğu soruyu yanıtladı.

-Yazarlıktan tiyatro sanatçılığına geçişiniz nasıl oldu? Ya da, sizi tiyatro sanatçılığına çeken şey neydi?

“Aslında bunun tiyatro ile ilgisi yok, yani benim gerçekleştirdiğim şeye tiyatro oyunu diyemeyiz. Bale ile Operada olduğu gibi, tiyatroyla da benim gerçekleştirdiğim eser arasında çok fark var, tek ortak noktamız, tiyatro sahnesini kullanmam.

Benimkine bir çeşit gösteri diyebiliriz. Size bir sır vereceğim ben aslında tiyatrodan nefret ederim. Hissedilmeyen bir şeyin hissediliyor gibi gösterilmesi bana itici geliyor. Bir türlü kabul edemeyeceğim içindir ki, içinde bulunmadığım bir anı duyumsamak, ne kadar gerçekçi bir şekilde o anı yaşıyormuşum gibi aktarılsa da, ezberlenmiş bir hareket olduğu için, kendimi kötü hissettiriyor.

Neredeyse bir fobi olacak gibi görünen rol aktarımı, sanatçı kişiliğimi etkiliyordu. Sahnede başka şeyler deneyerek de başarabileceğimi kendime göstererek, kendi kendimle mücadelemi sürdürmem gerekti. Sanırım bir kez daha kendimi yendim” diyerek, Bayan “V” söylediklerini noktaladı.

İstasyona gelince, boş banklardan birini seçip oturdular. Banka oturduktan kısa bir süre sonra Bayan “V”, az önce bitirdiği konuşmasına devam etmeye başladı.

“Herhangi bir oyunda, seyirciye verilmek istenen, daha oyun sahnelenmeden belirlenmiştir, yani oyundan çıkarılacak ana fikri oluşturan tüm sözcükler sanki belli bir ölçüsü varmış gibi kalıplaşmıştır.

Oysa ben oyunumda belli bir konu olsun istemem. Birçok küçük konuşmalar ve görüntüye dönüştürülmüş düşünceleri, birbirinden ayrı ayrı konular halinde, birbiri ardına dizerek oyun şekline getiririm.

İşte burada önemli olan benim düşüncelerimin ne kadar ağdalı, klasik sözlerle aktarıldığı değil, ne kadar değişik ve üretken şeyler olduğudur.

Çünkü düşündüklerim ne kadar farklı ve genelin üstünde bir anlatım içerirse, karşımdaki seyirci de o kadar değişik değer yargıları çıkarır kendisine. Ben sahnede oyun sergilerken, belki de o, benim oyunumda, benim yakalayamadığım bazı şeyleri bulabilecek ve kendisine verilmek istenen zorunlu temanın esiri olmaktan kurtulmuş olmanın bilinçsiz sevinciyle, gösterimi kendi izlenimleri doğrultusunda, çeşitli konulara ayrıştıracaktır.”

Son cümlesinde metro görünmüştü ve Bayan “V” uzun cümlesinin sonunu ayakta tamamladı.

Tren perona yaklaşırken azalan hızına oranla, tünelin ucunda beliren sarı ışığın bekleyenlere doğru yaklaşması, gittikçe artıyordu.

Bayan “V” ile gazeteci birlikte metroya bindiler ve romanlardaki gibi bir süre hiç konuşmadan yol aldılar. Bayan “V” gözlerini camdaki bir noktada sabitleştirerek düşüncelere dalmıştı. Gözleri ile camdaki nokta arasında oluşan doğrultunun, camın dışındaki devamında, fondaki evlerin ışıkları akıyordu.

Bayan “V”, bir an için, kendisiyle konuşmaya can atan bu adama şöyle bir göz atmayı düşündü.

Su birikintisinin üzerine yüksekten bırakılan metal parçası, suyla çarpışıp, yerle birleştiğinde, kısa bir süre için de olsa görülebilen suyun gizlediği toprak gibi, derin bakışlarının altında görünmeyen gizli bir şeyler vardı. Yüzündeki anlamsa, gözlerindeki anlamsızlığı silip atabilecek kadar kuvvetliydi.

xxx

Apartmanın önünü geldiklerinde sigara almak için bir yerlere gitmesi gerektiğini söyleyerek yanından henüz ayrılmıştı ki, Bayan “V” arkasından; “Yirmi dört numara, unutma!” diye seslendi.

Gazeteci, sigara alıp geldiğinde Bayan “V” üzerindekileri değiştirmişti.

Kapıdan içeri girdi. Holün her bir duvarı ayrı renge boyanmıştı. Salona yöneldiğinde kapı yerine monte edilmiş, kısa bacaklı bir masa gazeteciyi tedirgin ettiyse de, daha sonra salonda üzeri kapı şeklinde bir masayla karşılaşınca, az da olsa rahatladı.

İçeriyi inceleyen gözlerinde, yüzüne aktarılmış garip bir anlam olacaktı ki, Bayan “V” “Gerçeküstü bir yaşam sadece düşünmekle olmaz, aynı zamanda bu düşünceleri uygulamak da hoşuma gidiyor” diyerek, gazeteciyi garip bakışlarından arındırmaya çalıştı.

-Bu biraz zor olmalı, ama niye zor bir yaşam?

-Normal ve sıradan bir yaşam düşünemiyorum, benim yaşamım anormal olmalı, alışılmışı aşan, geneli dışlayan, kendine özgü bir yaşam. Evet işte beni tanımaya başladın bile, birbirini tanımanın en iyi yollarından biri de birlikte sapıtmaktır. Artık endişelenmeye başlayabilirsin, çünkü ben hep çılgınlık bulaşıcıdır diye düşünmüşümdür.

Bayan “V” bir süre için gazetecinin yanından ayrıldı. Geri döndüğünde pikaptan gelen güzel bir müzik sesi odayı dolduruyordu. Çalan parçayı ilk bir iki notasından hemen kavrayan gazeteci, bu parçayı tanıyordu. Ve Öylesine alışkanlıkla dinliyordu ki; bu notaların beyninin derinliklerine işleyişi, labirent şeklindeki cam yollar içinde, önceden planlanmış şekilde sağa sola kıvrılarak hızla ilerleyen renkli akışkanları anımsatıyordu kendisine.

xxx

Mutfakta kaplanabilecek her yerde ayna vardı, nedenini sorunca;

“Yalnız yemeyi sevmem” diye yanıtladı Bayan “V”.

- Her zaman yalnız olmak zorunda değilsiniz.

- Böyle olmasının tek nedeni varsa o da programlanmış gibi herkesin yaptığı şeyleri tekrarlamak zorunda kalmak istemeyişimdir. Beni yaşamdan soğutan tek şey bu. Bilmem anlıyor musun? Boşlukta bir dikdörtgen parçası üzerindeyim, köşelere doğru gidince yüzeyin dengesi bozuluyor, birden olmaması gereken şeylerin gerçekleşmesine neden olmaktan korkuyorum. Tam bir denge için merkezde durduğumda ise herkesin gözü benim üzerimde oluyor.

Sözlerini bitirdiğinde kısa bir sessizlik oldu. Kül tablasındaki sigaradan yükselen duman, çalan müziğin ritmine uymakta ısrar ediyordu.

Gazeteci üzerindeki gerginliği atınca, Bayan “V”yi çok eskiden tanıyormuş gibi, sorularını daha samimi bir tarzla sormaya başladı;

- İdeallerin en güzel yanı tam olarak ulaşılmaz olmasıdır. Sürekli eksik bir şeyler olduğunu hissedersin, hep tamamlanamamış bir şeyler vardır. Belki de normal yaşama alışmak zor olmaz, ne dersiniz? Olağan dışı yaşam bu kadar çekici mi? Bunca şeye katlanmak…

- Genelin dışında oluşturulan yaşam tarzı belki çok eğlenceli olabilir ama bunu güzel olan her şey için verdiğimiz bedellerin en korkuncu olan yalnızlıkla öderiz. Buna katlanabileceğine inanan kişi, artık kendi yoluna gitmelidir. Ben başladığım noktayı göremeyecek kadar uzaklaştım.

Gazeteci “Evi gezebilir miyim?” diye sorunca, Bayan “V” başıyla olumlu şekilde yanıtladı. Diğer odaya geçtiler.

Camlı kapının birinde Don Kişot’un siyah-beyaz yapılmış bir resmi vardı. Kendisiyle tanıştığından beri yazarla aralarında birçok ortak nokta yakalayan gazeteci kendi kendine “Bunca zamandır özlem duyduğum insan bu mu yoksa? Açıkçası Bayan “V” beni çok etkiledi. Bu çok değişik bir duygu, sanırım en iyi açıklaması da; sevdiğim kişiye karşı duyduğum duygu, bu da çok karışık. Örümcek ağına düşen böceğin benden tek farkı içine düştüğü ağı oluşturan maddenin kendisinden önceki kurbanlarından oluşturulmuş olması herhalde. Acaba söz ettiği dikdörtgenin diğer ucunda bana yer ayırır mı? diye düşünmeye başladı

Omuzuna dokunan eli hissedince, Bayan “V”nin yüzüne baktı.

Bayan “V” gazetecinin, sayıları rasgele serpiştirilmiş üçgen saate bakarak, saatin kaç olduğunu anlamaya çalıştığının farkına varmış olacaktı ki, gözlerine bakarak “yirmiüç kırkbeş” dedi.

Gazeteci, bilinçsizce sağa sola bakıyordu, küçük adımlarla odayı aştı. Karşısındaki kapı yatak odasına açılıyor olmalıydı, bir an girmesinin doğru olup olmayacağını düşündü.

Yatak odasına girince ilk dikkatini çeken, ışıkları yakmasına karşın çok karanlık olmasıydı. Sonradan bunun duvarların ve perdelerin siyah olmasından kaynaklandığını anladı. İlk gördüğü, özel olarak yaptırılmış, iki kişilik yatak boyutlarındaki konserve kutusuydu. “Bunun içinde uyumak ilginç olmalı…” diye düşündü.

xxx

Nereye gittiğini bilmeden, neredeyse koşarcasına evden uzaklaşıyordu, işe gitmeye çalışanlarla ters yönde hareket ediyor olacaktı ki bu yüzden birkaç kez birilerine çarptı.

Bir yandan da yaşadığı paniğin düşüncelerine sıçramış olmasını engelleyemeden, dağınık bir şekilde kendi kendine kuruyordu;

“Yoksa bu kadına aşık mı oldum. Yo! Yo! Asla bu aşk değil ama hoşlandığım kesin, dudaklarının yumuşaklığı, nefesi, hâlâ hissediyorum.

Neden olmasın O’nu seviyor da olabilirim fakat bu da kırmızının içindeki siyah kadar belirsiz. Uzun zamandır birisiyle birlikte olmamıştım bunun da etkisi var mı acaba? Bu işin konserve kutusunda olması durumu daha da mı kötüleştirdi?”

Sanki onun kokusu üzerine değil de mahallenin bütün sokaklarına sinmişti. Böyle kaçmakla hiçbir şeyin çözülemeyeceğini bildiği için sonunda, bir gün tekrar görüşmek zorunda kalacaklarını kabul etti.

O gün işyerinde akşama kadar onu düşündü. Çıkmasına yakın bir saatte müdürü yanına geldi.

“Zengin oldun, bil bakalım kim ölmüş?”

Şaşkın şaşkın müdürüne bakıyordu, adam cümlesini tamamladı “Bayan “V” kendini apartmandan aşağıya bırakıvermiş, son röportajı da sen yaptığına göre…”

Haberi alınca ne yapabileceğini bilemeden hemen Bayan “V”nin evine gitmeye karar verdi. Eve ulaşınca, kapıyı açmakta karşılaşacağı zorlukları ne tür yöntemlerle giderebileceğini düşünerek merdivenleri hızla tırmanıyordu ki kapının ardına kadar açık olduğunu gördü, hızla içeri girdi.

Yanan tüm ışıklar altında eşyaların olduğu gibi yerli yerinde durduğunu bu haline karşın rahatlıkla seçebiliyordu.

Mutfak ve balkon kapılarının da ardına kadar açık olması onu birden heyecanlandırdı. Çevik bir hareketle geriye dönerek hızla dışarı doğru koştu yarım saat kadar evin çevresindeki polis barikatının içinde dolaştı. Aşkı kaldırım taşları üzerindeki kan izleri kadar gerçekti. Delicesine öten polis ve ambulans seslerini duymuyordu.

İçinden, “Onca şeye rağmen, ismimi bilmiyordu” diye düşünürken gözyaşlarını gülümseyen dudakları engelliyordu.

                                                                (1986)