Bal kâsesi…


Bilmiyorum artık evdeki kavgalar mı artmıştı yoksa başka bir şeyler mi vardı, o zamanlar daha küçücük bir çocuktum ve beni her ay anneannemin yanına göndermeye başlamışlardı. Mahalledeki arkadaşlarımdan ayrı kaldığım için üzülsem de anneannemin tatlı dili, anlattığı hikâyeler bana her şeyi unutturur günler çabucak akıp giderdi.

Ne zaman anneannemi hatırlasam aklıma onunla birlikte taş bahçede yaptığım kahvaltılar gelir. Anneannem sevebileceğimi düşündüğü şeyleri önüme koyabilmek için uzunca bir süre mutfaktan çıkmaz, sofraya götürülecekleri vermek için ara sıra çağırıp elime bir iki tabak tutuştururdu. Tepsiye koyduğu cam kâsedeki balı da kahvaltı sofrasına son olarak kendisi getirirdi. Tepsi içinde özenle getirdiği küçük bal kâsesinin yanında mutlaka kâseden daha büyük bir tas bulunurdu. Ve bir de kural vardı; bal kâsesi tepsiden dışarı çıkartılmayacak…

Bunu merak edip “Anneanne balı niye tepsiden alıp masaya öyle koymuyoruz?” diye sorunca da hep aynı cevabı alırdım “Bal zaten masada ya şaşkın.” Çocuk aklımla her zamanki eğlenceyi sürdürebilmek için bu konuşmayı uzatırdım da uzatırdım. “Balı niye sen getiriyorsun, bal benden kıymetli mi, niye söylemiyorsun, peki bu boş tası ne yapacağız?”, “Anneanne vallahi sen beni sevmiyorsun, yoksa söylerdin.” Anneannem dayanamayıp cevap verse de en fazla “Zamanı gelince öğrenirsin.” derdi. Bu cevap üzerine ben artık iyiden iyiye meraklanır, hatta daha da ileri gider bal kâsesini tepsinin dışına çıkartıp olacakları beklerdim. Genellikle anneannem güler, kâseyi alıp yine tepsinin içine koyardı.

Aramızda küçük bir oyuna dönüşen bu meseleyi kendimce bir sonuca vardıramadığım için her ne kadar aklıma takıp düşünsem de bir süre sonra unutur, bahçede daha önceleri gördüğüm kaplumbağanın yavrularını bulma umuduyla yaptığım araştırmalara dalar giderdim…

Yine böyle tatlı tatlı konuşup, güle eğlene bahçede kahvaltı yaptığımız bir gün bal kâsesinin kenarına bir arı konuverdi. Anneannem yavaşça uzanarak her zaman bal kâsesiyle birlikte getirdiği tası aldı ve birden bal kâsesinin üzerine kapadı.

Zavallı arıyı tasın dışına vuran karaltısından izleyebiliyordum.

Kapı üstüne kilitlenince caminin kubbesinde delik arayan halı hırsızları gibi, tasın içinde bir o tarafa bir bu tarafa dolanıp duruyordu.

Anneannem “Gördün mü bak, merak ediyordun… Sonunda öğrendin işte.” diyerek tepsiyi, tepsiyle beraber üzerine tas geçirdiği arıyı ve bal kâsesini kaldırıp bahçenin uzak bir köşesine götürdü. Tası kaldırınca arı bir an tereddüt etse de bir iki inatçı vızıldamadan sonra uçup gitti.

Anneannemin, bal kâsesini her gün tasla tepsiyle niye taşıdığını artık öğrenmiştim ama bütün bunların bir gün tek bir arı gelirse diye yapıldığına inanamamıştım.

“Anneanne bütün bunlar bir arı için miydi?” diye sorunca verdiği cevabı hiç unutmadım; “Bizim yaptığımız ne ki, minicik bir iyilik. Cehennem ateşine bir bardak su ne yapsın… Ama herkes böyle bir bardak su dökse…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder