Başlangıçsız sonsuzluk


İşte yine başlamıştı… Son zamanlarda iyice sıklaşan nöbetlerden biriydi bu da, artık iyice canı sıkılmıştı. Dr. Berta’nın.

Camları, hastanenin havuzlu bahçesine bakan “A” koğuşundaki Alex’in, aynı zırvaları anlatacağından kuşkusu yoktu. Her zamanki gibi, duvarın üzerinde parlak ve siyah bir cismin gezindiğini söyleyerek, kendisine gittikçe yaklaştığını da önemle belirtecekti. Dr. Berta, koğuş kapısının kolunu çevirerek, kapının hareket etmesini sağladığı sırada, koridordaki ışık huzmeleri sağa sola çarparak kendisinden önce odaya ulaşmışlardı.

- Tam zamanında geldiniz Bayan Berta. Yoksa az kaldı yatağıma yakın bir yerlere geliyordu.

- Nedense ben gelince de, hemen ortadan kayboluverdi değil mi?

- Kimse bana inanmak istemiyor ama bir gün, bir gün…

- Sıkma canını.

Dr. Berta’nın sıcakla soğuk karışımı küçük noktalarla kaplı elini tutmak O’na güven veriyordu. Dr. Berta, odada kendilerinden başka hareket edebilecek hiç bir şey olmadığını söylemeseydi, cesaretini toplayıp, duvardaki tabloyu sınırlayan metal çerçevenin sol üst köşesinin, ara sıra resmin merkezindeki kırmızı ağaca dokunup tekrar eski haline döndüğünü söyleyiverecekti.

Alex, birden yatağından beklenmedik bir hızla doğruldu, bu hızın neden olduğu, çarşaflardaki yer yer buruşmalar, yatak üzerinde beyaz ve grinin en iyi tonlarını sergiliyorlardı. Dr. Berta’yı omuzlarından kavrayarak, ciddi bir şey söyleyecekmiş gibi bir yüz şekline büründü.

Dr. Berta’nın kendisine bakmasını sağlayarak, yataktan kalkarken kaydettiği hızın aksine, dışardan vuran ışık nedeni ile ilginç renkler meydana getiren kalın buzlu camın loş kısmına doğru yürüdü ve sırtını duvara dayayarak;

- Biliyor musunuz bayan Berta? Size bir şey söylemek istiyorum, dedi. Dr. Berta da cevap olarak;

- Bilmiyorum ama merak ettim doğrusu diyerek yanıtladı.

- Meraklanmanıza gerek yok, siz de bilirsiniz az çok bu konuları, diye söze başladı, göz kapaklarının ağırlığı ile savaşırken.

- Bir yerde okumuştum, buna göre; gördüğümüz kâbus ve düşler genelde iç dünyamızı etkileyen nedenlerden kaynaklanıyor.

Küçük bir kızın, ölen kardeşinin neden olduğu, aile içi huzursuzlukları anlayamadan yediği zılgıtlardan, kardeşinin ölümüne kendisinin neden olduğunu çıkarması ve bundan dolayı oyuncak bebeklerinden hoşlanmaması, yaşı ilerlese de bu düşüncelerini bilinçaltında barındırması örnek olarak verilebilir. Ne dersiniz Bayan Berta? Ooo! Bayan Berta dalmışsınız, yoksa Rolf’ümü düşünüyorsunuz?

Dr. Berta altı yıllık eğitim ve iki yıllık staj süresince, her türlü psikolojik durumla karşılaşmış, az çok tecrübeli bir doktordu. Öyle de olsa Alex’in söylediklerinden bir şey anladığı söylenemezdi. Akli dengesinin bozuk olduğu “su götürmez bir gerçek” olan Alex’in bile kendisinin Rolf’ü düşündüğünü anlayabilecek derecede hareketlerinin kontrolden çıktığına sinirlenen Dr. Berta, kibarca; Özür dilerim Alex şimdi gitmek zorundayım, biliyorsun her an yardıma ihtiyacı olan biri vardır mutlaka, diyerek açık kapıya doğru yürümeye başladı. Alex, Bayan Berta’nın arkasından bakarken, gittikçe azalan ayak seslerine orantılı olarak, görüntüsünün de küçüldüğünü fark edebiliyordu.

II

Ertesi sabah Bayan Berta geç geldi. Kapının önündeki ambulansı görünce her zamanki gibi yeni birilerinin geldiğini düşünerek; ruhsal bozuklukları olan kişilerin, tedavi edilmesinden çok, tedavi gerektirecek aşamaya getirilmesini sağlayan etkenlerin, ortadan kaldırılması gerektiğini, yoksa her gün kapının önünde biriken ambulansların, kendi arabası için park sorunu yaratacağını düşünüyordu. Tüm bunları düşünürken, birden tüm düşündüklerini unutmasını sağlayan bir ses ile irkildi. İşitebildiği konuşmalardan pek bir şey anlaşılmıyordu. Hemen hemşire Anjelik’i bularak, neler olduğunu öğrenmek istedi. Zavallı Anjelik yutkunarak, eline almış olduğu adi patiska kepine gözyaşlarını silmeye çalışırken, siren seslerinden bir polis arabasının, hastane kapısına yaklaştığı anlaşılıyordu.

Dr. Berta, hemşire Anjelik’i sakinleştirdikten sonra, A koğuşundaki Alex’in öldüğünü öğrenmişti. Üzgün görüntüsünü dışarıya daha iyi yansıtan, belirgin birkaç yüz ifadesini istemsizce kullanarak; ölüm sebebi neymiş? diye sordu.

Bu sırada, sessizce yanlarına gelen polis memuru,

- Biz de bunu araştırıyoruz dedi. Birden karşısında polisi gören Dr. Berta, şaşkın bir sesle,

- Bu işin polisle ne ilgisi var? diyerek, adamı incelemeye koyuldu.

- Özür dilerim… Bayan?

- Berta, Dr. Berta.

- Özür dilerim bayan Berta, ben cinayet masasından polis memuru Josephine, hastanenizdeki cinayet olayını araştırmak üzere görevlendirildim.

- Ne, ne cinayeti?

İstenç dışı şaşkınlığından dolayı yükselen sesini fark edemeyen Dr. Berta;

- Yoksa, zavallı Alex öldürüldü mü? Diye konuşmasını sürdürdü.

Her zamankinden farklı bir olay, katil tamamen belirsiz. Gece nöbette kalan arkadaşınız, bizi arar aramaz geldik ve ilk incelemeyi yaptık, inanın hiçbir ipucu bulamadık.

- Şu anda burada bulunmamın sebebi, diyerek elindeki kağıdı Dr. Berta’ya uzattı. Bayan Berta ilk okuyuşta; cesedin, Adli Tıp tarafından cinayet olayının aydınlatılması için, polislere emanet edilmesi gerektiğini anlamıştı. Polis memuru bayan Berta’nın kağıdı okumuş olduğunu anlayınca kibarca bir şekilde geri aldı ve;

- Nasıl boğulduğunu anlamamız gerekiyor bayan Berta, dedi.

III

Üzerine attığı taş, tam istediği gibi yılanın kafasına değil, kuyruğuna yakın bir yere gelmişti. Girişilen eylem istenildiği gibi olmasa da, sonuçta olması gerektiği gibi; yılanı hareketsiz bırakmıştı. Taşın ağırlığıyla sert zemin arasında kalan yılan, can çekiştikten sonra ölmüş ve parçalanan kısımlardan çıkan yeşil, sarı karışımı sıvılar, kopan deri parçacıklarının ayrıntılarını kaybetmesini sağlamışlardı.

Küçük Alex, okul dönüşü, bahçe kapısına yakın bir yerde kaşılaştığı, bu küçük siyah yılanı niye öldürdüğünü bir türlü anlayamıyordu ve doğal olarak savunma mekanizmasının etkisi ile babasının zararlı yılan hikâyelerini düşünmeye başlamıştı bile.

Bu olay üzerinden beş yıl geçmişti. Lise ikinci sınıfta karne günü, tuvalette sigara içerken arkadaşlarının aceleden yere düşürdüğü, -babasından habersiz aldığı- çakmağı aramakla meşgulken karşılaştı ilk olarak O’nunla. Gerçekten çok büyüktü. Hiç bu kadar siyahını görmemişti.

Hızla koridora doğru koştu. Ne cins olduğunu, zehirli olup olmadığını araştırmayı, “Şansım varmış, iyi atlattım” fikirlerinden sonraya bırakarak, çakmağın yokluğunu fark edince, babasına ne cevap vereceğini düşündü. Birkaç ay sonra pencereden bakarken tekrar gördü o yılanı, çitlerin arasında, kıvrak hareketlerle yol almaya çalışırken, çeşitli yerlerde belirsiz aralıklarla bir görünüp bir kayboluyordu.

Bu olayların başlangıcı bir yıl öncesine rastlasa da o yılanı her geçen gün daha sık görmesinden dolayı tedirgin olduğu için, durumu ailesine bildirmesinin üzerinden en fazla dört ay geçmişti. Bu yılanı ve ne yapmak istediğini bir türlü anlayamıyordu.

Evde güvence de olduğunu hissetse de, rüyalarında O’nunla gerçekten boğuşmak zorunda kalmaktan ve ölmekten çok korkuyordu, bu korkusunu yenebilmek için, yılanı unutturabilecek tek uğraş olan okumaya vermişti kendisini. Böyle geçen uzun süre sonunda öğrendiği şeyleri, annesinin duyduklarından dolayı, şaşkın bakışları altında ağabeyi ile tartışıyordu.

- Ölüm korkusu diye başladı konuşmasına Alex.

Evet adı üzerinde, sadece bilinçsiz insanların sahip olabileceği bir korku türü, çünkü bilinçli olan kimse ölüm denen durumun olmadığının bilincine varmıştır.

Bu sözleri saçma bulan ağabey Mark, bir yandan da kardeşi Alex’in neler söyleyeceğini merak edince, heyecanlı görünümünü rahat hareketlerle bastırmaya çalışarak;

- Sen iyiden iyiye uçmuşsun da haberin yok. Ne yani, sen şimdi ölümün olmadığını mı söylemeye çalışıyorsun.

- Evet ölüm yoktur. Var olmayan bir şey, var olmanın dışına çıkamaz. Bizler doğmadık ki ölelim. Eminim şimdi de, şu insanların doğma diye adlandırdıkları süreç ve madde boyutlarının değişmesini düşünüyorsun değil mi?

Bak şöyle açıklayayım; ava gittiğimizde avlandığımız tavşanların, işe yaramaz kısımlarını gömdüğümüz yere, bir gün yediğin elmanın koçanını attığını düşün. Elma koçanının içindeki çekirdekler, topraktan aldığı çeşitli madensel tuz ve minerallerle beslenerek ki bunların bir bölümünün daha önce attığımız, toprağa karışmış tavşan artıklarından ve belirleyemediğimiz diğer maddelerden oluştuğunu biliyoruz.

Bu çekirdekler zamanla fidan ve ağaç durumuna geleceklerdir, ileriki bir zamanda meyve verme ihtimali ise çok yüksek, diyelim biz bu elmadan yedik, işte o zaman yıllar önce attığımız tavşan artıklarını oluşturan birleşik maddeleri de yemiş oluruz.

Fiziksel ve Kimyasal daha doğrusu bilimsel olarak, bu olay her zaman ispatlanabilir. İşte, tüm bunlardan da şunu anlıyoruz ki; hiç bir şey kendisi değildir.

Her maddenin içinde diğer maddeler bulunur, bu diğer maddeler de başka maddelerden oluşmuştur, aslında bir bütün olarak algıladığımız parçalar, milyonlarca küçük maddenin birleşimidir, kısaca; tüm canlı hayat matematikteki sayılar yerine, maddelerden oluşan bir kombinasyondur.

- Böylece, ben; gerçekte ben, sen; gerçekte sen değilsin, hepimiz sadece yeryüzündeki diğer maddelerin, birer karışımıyız, birer süreci.

Biz zaten her zaman vardık ve her zaman var olacağız, verdiğim örnekteki tavşan artıkları yerine kendini koy, eminin daha iyi anlayacaksın o zaman her şeyi.

Alex’in ağabeyi Mark, kardeşinin fazlaca ilginç bir tavır takındığını düşünüyor olacaktı ki; kardeşini bastırmak için, direniş günlerindeki anılarına güvenerek;

- Siz gençler, hepiniz böylesiniz. Her şeyi kendinizin bildiğini sanıyorsunuz, evet bilgi iyidir ama gerekli yerde ve zamanda kullanmak için cesaret ister.

Kullanıldığında da genelde hep hayal kırıklığına uğrarsın. Direniş günlerinde yaralı arkadaşlarımın yanında, onlara bana anlattıklarına benzer şeyler anlatsaydım eğer, eminin beni öldürürlerdi, eğer başka biri anlatsaydı her halde benim davranışım da pek farklı olmazdı. Bizim için, aşırı bilgiç fikirlerin gereği yoktu, tek isteğimiz şey; işgâl altındaki topraklarımızdan, düşmanı silip atmaktı. Ülkemiz için ölümümüzden dolayı, tanrının bize layık gördüğü onurlu mertebelerin hayali ile atıldık savaşa. Senin her zaman söylediğin gibi nedensiz ve aptalca değil.

- Hayır. Buna kesinlikle katılmıyorum, savaş taraftarı olanlar, ya ekonomik yönden krizde bulunan sermaye sınıfının dengesini sağlamaya çalışan burjuva kesimindendir, ya da toplumun manevi baskısını kendisi için önemli hisseden, cahilliğini; toplumun kurallarına uyma gibi, çok masumca bir koşullanmanın ardına gizleyen kişilerdir. Tabii ki burada din’in kışkırtıcı etkisini de unutmamak gerekir. Tüm bu hareketleri de “aptalca” bulmak kadar normal bir şey olamaz.

- Yoo. Aslında bu düşüncelerin hiç birini düşünmem söz konusu olmasa bile, yine de söylediklerinin bazılarına katılıyorum, ama bunların hiç biri benim düşündüğüm gibi değil.

- Söylediklerim ve söyleyeceklerim, benden duymak istediklerin olmamalı. Madem benim fikirlerimi soruyorsun, öyleyse art bir fikir olmadan; benim ne düşündüğümü öğrenmek istiyor olmalısın.

- Ama sen bizim özgürlük için verdiğimiz savaşın, hiçbir anlamı olmadığını söylüyorsun.

- Evet, öyle diyorum. Çünkü yapılan hiçbir savaşın amacı özgürlük olamaz. Nedenini ise şöyle açıklayabilirim; bir insanın özgürlüğü başladığı yerde, bir diğerininki biter. İnsanlar bir arada yaşadıkları sürece, gerçek anlamda özgür olamazlar, yani toplumsal kurtuluşlar, bireysel özgürlükleri etkilese de, kazanılan hakların tümü için, gerçek bir özgürlük getirecek seviyede olamaz. Kısacası; her ne şekilde olursa olsun, eğer bir yönetim düzeni varsa ki, bu da toplu yaşamlar için söz konusu, bu toplu yaşamın hiçbir elamanını gerçek özgürlüğe yaklaştıramaz.

Evet biliyorum ki bunlara da itiraz edeceksin, hani haksız da sayılmazsın çünkü mutluluk gibi özgürlüğü de herkes kendine göre yorumlamıştır, genç biri için; aile baskısından uzak, tek başına bir eve sahip olmak, özgür olmayı ifade ettiği gibi, başka bir insan için de; topluma bağlı kalmadan yaşayabilmek, kendine ait bir yaşam felsefesi oluşturmak gerçek özgürlüktür. Bir mahkûm serbest kaldığında, insanların arasında özgürlüğe kavuştuğuna inanır. Bütün bunlar aldatmacadan başka bir şey değil ve hepsinin nedeni ise insan ruhunda var oluştan bu yana süre gelen başka birine duyulan gereksinimdir.

Biliyor musun Alex sen delisin, evet deli, tüm bu zırvaları nasıl oldu da dinlemeye kalktım kendi kendime inanamıyorum, zaten küçüklüğünden beri hep saçma sapan şeylerden bahsedersin. Fakat bir şeyi açıklamanı istiyorum, hep nelerin özgürlük olmadığını açıkladın peki gerçek özgürlük nedir sence?

Bir insan istediği anda, istediği durumu istediği yer ve zaman konumlarında, istediği şekilde gerçekleştirebiliyorsa; bu insan özgürdür. Tabi ki bu arada diğer insanları da rahatsız etmemek zorundadır, yoksa iç huzursuzlukları ile yerine getirilmeye çalışılan hareketler, özgür olmaktan çıkar.

IV

İşte böyle, basit fakat sınırları zorlayan birkaç tartışma yüzünden, ailemin desteğini de yitirdim, bunun sonucu olarak da beni hastaneye yatırdılar, dışarıdakilerin deyimi ile akıl hastanesine. Ara sıra ziyaretime gelenlerin gidip gelmeleri gittikçe seyrekleşti, şu anda konuşma yetimi tekrar geri verseydiler ilk söyleyeceğim söz şu olurdu:


Başlangıçsız sonsuzlukta ölüm yok.                              (1987)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder