Bazen de gölgeler aydınlatır sokakları


“Sunaaaa! …”

Ben Suna, Suna diye bağırıp duruyorum ama kapıdan Aysel başını uzatıp geri çekiyor görüyorum, benden kaçmaz… Zorla ayağa kalkıyorum, evet Aysel burada, onu bulup hesap sormam lâzım…

“Sen kendini ne sanıyorsun? İnsanların hayatını böyle basit yalanlarla nasıl karartırsın? Suna güzel bir kız ama ne yatması, nasıl böyle adice davranabiliyorsun?”

Evet, bağırıp çağıracağım, hesap soracağım ama Aysel bir türlü durmuyor ve dar koridorlarda koşuyor… Bir yakalasam, her şeyin yalan olduğunu itiraf ettireceğim…

Aysel koridorun sonuna geldiğinde arkamdan koşan işkencecilere, doktorlara, hastabakıcı kıyafetli adamlara aldırmadan koşmaya devam ediyorum. Fakat birden her yer kararıyor… Ne olduysa peşimdekiler yok artık ve Aysel bugün villasındaki karşılaştığımız seksi kıyafetleriyle, sırtı bana doğru dönük, öylece duvarın dibinde duruyor…

Aysel durunca ben de duruyorum ve merakla ne yapacak diye beklemeye başlıyorum. Aysel üzerindeki transparan geceliği çıkartmaya başlarken arkasını dönüyor. Tekrar yüzünü bana dönmeye başlarken de nasıl oluyorsa, üzerindeki kıyafet birden Noel baba kıyafeti… Hayır, hayır, İtfaiyeci kıyafeti oluyor, elinde de yüzüme doğru tuttuğu kocaman bir hortum ve birden her yeri sular kaplıyor…

“Hişt! Hişt! Abi… Hişt… “

“Ne?”

“Abi, sen beni bırakıp eve gitmedin mi?”

“Zafer?”

“Evet abi.”

“Ulan beni niye ıslattın?”

“E! Ödümü kopardın abi. Valla sana kötü bir şeyler oluyor sandım. Önce bir kaç kez kapı çalındı gibi geldi, bir açtım ki, sen kapıya yaslanıp uyumuşsun. İtip kakıyorum, bana mısın demiyorsun, korktum. Ayılman için en sonunda dayanamadım tokat attım. ‘Beni nereye götürüyorsunuz lan? Ben kim suikast kim, bırakın beni’ diye bağırıyordun. Bir an bu kâbustan hiç kalkamayacakmışsın gibi geldi, gecede içkiyi çok kaçırdığını biliyorum, korkudan ne yapacağımı şaşırıp doğruca mutfağa gittim, kaptım bir tas suyu.”

“Ya, Zafer valla ne kâbustu bir bilsen, artık televizyondaki uyduruk Hollywood dizilerinde ne varsa gördüm. Beni mafya mı kaçırmıyor, gözlerimi mi bağlamıyorlar… Yok, efendim dev gibi adamlar, villalar mı istersin, büyük avizeler, tablolar mı?”

“Gel abi, önce bir benimkilerden bir şeyler giyip üstünü değiştir, sonra biraz dolaşalım senle. Şöyle iyice bir kendine gel.”

Zaferlerin evinden çıkalı yarım saat kadar olmuştu, kafamı anca toparlamıştım. Mahallenin ara sokaklarında boş boş, dolaşıp duruyorduk. Ben hâlâ gördüğüm rüyanın etkisiyle Aysel’i düşünüyorum, zihnim bulanık. Bir yandan da bir şeyler oluyor ama bir türlü dikkatimi verip neler olduğunu anlayamıyorum.

Sadece etrafımızda bir hareket, bir kıpırtı var, bunu hissediyorum.

Hissediyorum ama kendimi toparlayıp “Sen de farkında mısın?” diye bir türlü Zafer’e soramıyorum. Hâlâ rüyanın etkisi mi var bilemiyorum.

Artık eminim, biri, hatta birileri, bizi takip ediyor… Bir yandan Zafer’i dinleyip, bir yandan da arkamızda kıpırdayıp duran sabırsız gölgelere dikkat etmeye çalışıyorum.

Zafer’in koluna girip onu ileri doğru yürümeye zorlayınca, böyle bir şeye alışık olmayan Zafer, durup dikkatle yüzüme bakıyor… Normal olmayan bir şeylerin döndüğünü artık o da anlayınca yavaşça kulağına eğilip “Peşimizde birileri var.” diye fısıldıyorum.

Bakmaya niyetlendiğini anlayınca arkasına dönmesini engellemek için koluna sıkıca sarılıyorum.

Köşeyi dönünce onu sağa itip, kendimi sola atıyorum. Sırtlarımızı karşılıklı iki duvara verip beklemeye başlıyoruz… Kendi kendime “Ulan aynı filmlerdeki gibi, başımıza gelmedik bir bu kalmıştı, haydi hayırlısı.” diyorum.

Korkak ve ihtiyatlı, ama bir o kadar da hızlı adımlarla, ayaklarının uçlarına basıp ilerlemeye çalışan iki kişiyi sokağın başında fark ettiğim anda ‘Haydi!” diye bağırıyorum. Zafer’le aynı anda adamların üstüne atlıyoruz ama atlarken de bir yanlış yaptığımızı fark ediyorum adamlar zenci…

Zencilerin bizim peşimizde ne işi var?

Adamlar turist mi acaba falan diye düşünmeye kalmadan, bir itiş kakış içinde birbirimize girdiğimiz anda biri “Abi dur! Benim, Lastik Osman” diyor. Öylece elimiz havada kalıyoruz…

Çocuk esastan da bizim Lastik.

Toparlanıp yerden kalkarken, şaşkınlıkla “Ulan sen Lastik Osman değil misin? Ya sen, Cabbar niye böyle zenci oldunuz oğlum?” diyorum.

“Abi bende onu diyorum. Evet, ben Lastik Osman’ım, bu da Cabbar.”

Üstümüzü başımızı silkeliyoruz ama bizim de sağımız solumuz çoktan siyah lekelerle dolmuş…

Lastik Osman “Abi biz seni takip ediyorduk. Zafer abinin yanından ayrılırsın diye bekledik ama…” diyor.

Zafer adı geçince “Benimle ne alakanız var?” diye soruyor.

Kafasını titretip, kaşını gözünü kaldıra kaldıra devam ediyor “Ha? Size soruyorum lan… Ben size demedim mi oğlum? Olmaz o iş… Ulan bir şey değil kardeşimin de başını yakacaksınız.”

Çocuklar sessiz başlarını öne eğince, Zafer iyice kızıp, bağırıp-çağırmaya başlıyor.

“Bıktım ulan bu mahalleden de, sizin gibi delilerinden de… Ne halt yerseniz yiyin.”

Zafer bir sigara yaktıktan sonra yanımızdan hızla, söylene söylene uzaklaşıyor.

Lastik Osman’a soruyorum “Ne var da böyle manyak manyak şeyler yapıyorsunuz oğlum?

Deli misiniz siz? Niye zenci gibi sağınızı solunuzu boyadınız?

Benim bilmediğim bir şeyler var ama, dur bakalım…

Nedir bu Zaferin bahsettiği ‘Olmayacak iş’?”

Lastik Osman “Abi…” diye lafa başlarken, Cabbar da benle beraber kaldırıma oturuyor.

“Bu Zafer’in kardeşi Selim, hepimizin kardeşi sayılır…

O’na iyi bir şey olsa sevinir, kötü bir şey olsa hepimiz üzülürüz değil mi?

Şimdi ben sana her şeyi anlatacağım.”

“Yaa, Lastiğim bırak bu ekstra açıklamalı, pazarlamacı ağızlarını, direk konuya gir…”

“Zaten Zafer yanından gidince sana seslenecektik, ama sizde de bir muhabbet, bir muhabbet bitmek bilmedi be abi. Biz de takip etmek zorunda kaldık… Her şeyden önce şunu söyleyeyim ki bizi senden başkası kurtaramaz.”

“Lastiiik. Gir oğlum şu konuya artık…”

“Abi uzun lafın kısası şu: Bu Zafer’in kardeşi Selim, Aysel’e abayı yakmış, ama bir iki kez Aysel’le konuştuğunda Aysel bunu ‘Senin maaşın benim makyaj parama bile yetmez oğlum. On milyarı denkleştir öyle gel’ diye terslemiş. Çocuğunda bir erkeklik gururu var değil mi abi. Ne yapsın gariban, belki bir akıl verir diye gidip kahvede bizim Kusto Sami’ye durumu anlatıyor. Kusto Sami de bunu dinleyince ‘Yeter artık bu Aysel karısının mahalleye ettiği’ deyip kahvedeki çocuklarla bir plan yapıyorlar.”

Lastik Osman anlatmaya devam ederken saatine baktıktan sonra, “Abi gel gerisini yolda anlatırım, acelemiz var” diyerek ayağa kalkıp elini bana uzatıyor. Hep beraber yürümeye, hatta hızlı adımlarla yavaş yavaş koşmaya başlıyoruz Lastik tekrar anlatıyor…

“Abi Kızma ama senin dünyadan haberin yok. Kahveye gelince bu Kusto Sami’nin son bir aydır ikide bir anlattığı askerlik anılarından da mı durumu çakozlamadın be abi? Bu askerlik muhabbeti falan var ya, hepsi dümen, sırf sen gelince anlatacak koftiden bir şeyler olsun da, millet ağzından bir şeyler kaçırırsa işi bozmayasın diye.”

“Ne işi oğlum? Ben niye milletin işini bozayım?”

“Öyle deme abi, Zaferin en yakın arkadaşısın, ne yapar eder vaz geçirirdin bizi…”

Cabbar sessizliğini bozup araya giriyor:

“Keşke işe uyansaydı da vaz geçirseydi. Şimdi daha mı iyi oldu sanki.”

Lastik Osman “Sen karışma lan!” diyince, Cabbar yine susuyor.

“Oğlum şu işi başından adam gibi anlat, hiç bir şey anlamadım ben…”

“Anlamayacak ne var abi… Mahalledeki her genç gibi Zaferin kardeşi Selim de Aysel’i seviyor.

Aysel Selim’i istemiyor ama açık açık ‘On milyarı getir, malı götür’ diye, kendisinin ne mal olduğunu da belli ediyor. Selim’de de bu para yok, Kusto’ya dert yanıyor. Kusto da ulan bu herkese böyle yapıyor gelin bu Aysel karısından hiç değilse birimiz mahalle gençleri adına intikam alsın diye fikrini söylüyor ve kahvede başlıyor her türlü plan çevrilmeye… En sonunda yazlığa gittiklerinde Aysellerin evine girip, yükte hafif, pahada ağır ne bulunursa alınmasına karar veriliyor. Senin anlayacağın Aysel’in parasıyla Aysel’i…”

“Valla ben bizim mahallenin gençlerinden böyle bir şeyi beklemezdim… Ama ne diyeyim işin içinde şu Aysel olmasa eyvallah denecek iş değil ya hani neyse… İyi güzel de siz niye yüzünüzü böyle boyadınız onu anlamadım…”

“Sadece biz değil ki kahvedeki herkes boyadı.”

“Herkes mi?”

“Evet abi, eve girerken görünmemek için.”

“Madem eve girerken diye yüzünüzü boyadınız, burada ne işiniz var?”

“Biz içeri giremedik ki abi, biliyorsun bahçede özel eğitim almış köpekler var. Nah böyle, bu boyda kurt köpekleri…”

Cabbar yine lafa karışıyor.

“Hem de eğitimlinin de eğitimlisi, Aysel’in babası bu kurtları İnönü Stadında görev yapan polis arkadaşından zorla, bindir dereden su getirip, rüşvetle almış… Adamcağız kurtulmak için ‘Abicim ben bunları verirsem, stada neyle girerim?’ diyormuş da, Aysel’in babası durumu idare etsin diye, yerine iki tane sıradan kırma kurt alıp adama vermiş…”

“Ulan Cabbar her lafa da atlıyorsun be oğlum. Dur da şurada meramımızı anlatalım. Millet orada yangın vaziyette bizi bekliyor zaten… Nerede kalmıştım abi? Hah… Yarımız içerde yarımız dışarda kaldık. Kusto Sami kendini köpeklerden zor kurtardı. Şimdi bahçenin yakınlarında bir yerde gizlenip nöbet tutuyor. Selim içerde mahsur kaldı. İkimizi de seni bulmamız için Kusto gönderdi… Aman abi gel de şu Selimi kurtaralım…”

“İyi güzel de oğlum, nasıl kurtaralım?”

Aldı mı beni bir düşünce, hem düşünüyorum, hem kendi kendime konuşuyorum.

Bir yandan olayı çözüp, Selimi nasıl kurtaracağımı bir yandan da bu işi becerirsem artık mahallede ölünceye kadar sırtımın yere gelmeyeceğini düşünüyorum.

Cevabı bulmaya çok yakınım biliyorum.

Başladım sesli sesli düşünmeye…

“Canavar gibi köpekler var diyorsuuuuuun, eğitimli diyorsuuuuuuun…”

“ULAN CABBAR!”

“Sen demin anlattıklarını nereden biliyorsun? Eğer doğruysa yırttık.”

“Aysel’in kardeşi kahvenin önünde, öbür çocuklara hava atmak için anlatırken duymuştum…”

“Buldum ulan buldum!!!”

“Şu Selimi bir kurtarayım da. Gerçeğine tahammül edilemezken dümenden askerlik anısı neymiş gösteririm ben size…”

Çocuklar benden umutlu ben yardım edeceğim için hafiften havalı bir vaziyette neredeyse mahallenin dışına geldik ev görünüyor. Uzaktan sakat bir şey yok gibi. Ama durum tam tiyatro…

Eski partici Memduh beyin, yani Aysel hanımın babasının bahçeli evi.

Selim balkonda eğilmiş ara sıra kalkıp asmadan kopardığı korukları bahçedeki köpeklere atıyor.

Kusto Sami duvarın yanında tam siper yatmış. Askılı pantolon olmasa yüzü simsiyah boyalı, kim olduğunu anlamayacağım.

Çevrede bizden başka kimse yok. Yavaşça yanına gidip “Hişt kardeş Afrika’nın içinden misiniz?” diye takılıyorum…

Kusto delirmiş gibi bana bakıp “Allahıma şükürler olsun” diyerek ayağa kalkıyor. Hareketleri hâlâ yarı deli gibi, hesapta ikide bir etrafı kolaçan ediyor. Selime sesleniyorum “Selim biz köpekleri bu tarafa çekince, sen öbür taraftan atla, kaç kurtar kendini, sakın yanına da bir şey alayım deme.”

“Gelin siz de şimdi benle. Ben ne dersem bütün gücünüzle bağırıp aynen tekrarlıyorsunuz tamam mı?”

Hepsi iyice aptallaştı, Cabbar “Abi hırsızlık yaptığımız evin önünde bağıracak mıyız, doğru mu anladım?” diye soruyor.

“Evet ulan bağıra bağıra kurtaracağız Selimi başka yolu yok…”

Önce duvara iyice yaklaşıyoruz başlıyorum bağırmaya…

“La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!

La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!

Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!”

Bizimkiler aptal aptal bana bakıyor ama bu sırada köpekler statlarda geçen eski günlerini yâd etmek için duvarın dibine, aldıkları eğitim gereği tam yanımıza gelip oturunca, durumu anlayıp onlar da bana katılıyor.

“La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!

La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!

Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!”

Bir dakika boyunca böyle devam ediyoruz,

Selim kurtulup yanımıza gelince işin suyunu çıkarıp sevinçten, alkışlarla üçlü çekiyoruz…

Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!

Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!

Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!

“Beşiktaş!!!”

Oradan uzaklaşırken Kusto Sami bir yandan yüzünü silip bir yandan da bu sıkıcı durumu atlatmanın sevinciyle Lastik Osman’a yetişemeyen yavaş tekmeler savuruyor…

“Ben size demedim mi oğlum çözerse bu işi o çözer”…

Taşkın durumumuzu yavaş yavaş dizginleyip de kahveye yaklaştığımız sırada, Selim

“Abi sen hiç bir şey alma demiştin ama bir kere almış bulundum. Bir daha da geri koyamadım, artık bunu sen hak ediyorsun” diyerek gömleğinin altına sakladığı bir defteri bana uzattı.

Sanırım Aysel’in iyi kötü bütün yaşadıklarını, tüm detaylarıyla anlatacak hatıra defterini elimde tutuyordum…

(Kırkyama hikâye grubu’na)

Bölüm 4-

Bu hikâyenin her bir bölümü kendi içinde ayrı bir kurgu ve mantık barındırmaktadır. Kırkyama hikâye grubu üyeleri çekilişle çıkan bir bölümü alıp, bir öncekinin bıraktığı yerden devam etmekteydi, bana da 4 bölümü yazmak düşmüştü…