Buluş…


Annem yine kitaplarımı saklamış…

Çocukluğumdan beri okumayı çok severim, ne bulsam okurdum. Okul bitince kendimi iyice kitaplara verdim, öyle ki; en yakın arkadaşlarımı bile, ayda yılda bir görür oldum.

Evet, olayları biraz daha derinlemesine görmek, ayrıntıları kavrayabilmek için okumak şarttı, ama ben ipin ucunu kaçırıp, kendimi iyice eve kapamıştım. Annem bile “Oğlum çıksana dışarı, bütün gün evdesin, seni gördükçe ben bile sıkıldım, kız arkadaşın falan yok mu senin?” demeye başlamıştı…

“Kahveye falan git, git orda oku.” , “Niye bir iş bulmuyorsun sen kendine?” diye başlayan şikâyetler, mutlaka “…bütün gün bacağımın arasında durma da, ne yaparsan yap.”la biterdi.

Kafam çalışıyordu, hatta kendimi zeki hissettiğim anlar bile olurdu, ama hayallerimi gerçekleştirmek için ne yapacağımı bir türlü bulamıyordum…

Canım sıkıldı dışarı çıktım…

Alışkanlığım olmadığı halde, okuldan arkadaşlarımı görebilmek için ‘takıldıkları’ kahveye gittim… Bu ortam pek hoşuma gitmese de, arkadaşlarla iki çift laf etmek, evde geçen içe kapanık durgun yaz günlerime, belki bir hareket getirir diye düşünüyordum. Ben hariç hepsinin, öyle ya da böyle bir işi vardı…

Beni ilk görüp merhaba diyen, yine Rüstem olmuştu. Diğerleriyle de iyi geçinirdim, ama beni anlayıp, sıkılmadan dinleyen Rüstem’in ayrı bir yeri vardı. Çoğunlukla yanımızda bir kaç arkadaşımız daha olur, günlük olaylardan, az çok becerebildiğimiz kadarıyla siyasetten, müzikten vs. konuşurduk.

Kısacası; kahve köşelerinde sürünmeye aday bir grup gençtik. Her şeyi kabul edebilirdim ama işte bunu bir türlü içime sindiremiyordum. Benim sonum, bütün gün kahvede oturup, en yakın arkadaşını okey partilerinde söğüşlemeye çalışan adamlar gibi olamazdı. Bir şeyler yapmalıydım, hiç değilse kendim için… Sonunda karar verdim ve iş aramaya başladım, “Rüstem bana bir iş bul… Hem de ne olursa…”

İlk olarak, arabaların elektrik aksamında kullanılan küçük sigortaları imal eden bir atölyede, iş buldum; boru şeklindeki çubuk camları makinede kesip, içlerine, cinslerine göre teller koyuyorduk. Daha ilk gün cam tozlarından mahvoldum. İkinci günü gitmeyeceğimi haber bile vermedim.

Sonra mahallede oturan bir abinin yardımıyla, Edirnekapı-Kadıköy hattındaki otobüslerde biletçilik işi; şoförle tanışıp iki durak gitmeden otobüsten indim, iniş o iniş… Sonrası? Sonrası böyle sürüp gitti, plastik terlikler yapan kalıp atölyesindeki presten, kapı kapı gezip battaniye pazarlamaya, Beyazıt Meydanı’nda kaset satmaktan, lokantada tepsi tepsi pirinç ayıklamaya kadar, hiçbir işte bir haftadan fazla çalışamadım…

Ben değildim ama hiç değilse annem mutluydu, çünkü artık istesem de evde duramıyordum… Anneme gelen komşular için yapılan keklerle, serin balkonda “Felsefenin temel ilkeleri”ni okumak hayal olmuştu…

Bir şeyler bulmalıydım, son seyrettiğim filmde bahsedilen, ayakkabı bağlarının uçlarındaki plastikleri bularak zengin olan adam gibi bir şeyler. Ama ne?

Yine eve kapandım. Fakat bu sefer, annemin çenesinden kurtulmak için, gündüzleri uyuyup, geceleri sabahlıyordum, oldum olası geceleri hep daha iyi düşünmüşümdür. Kitapları bir kenara bıraktım ve çalışmalara başladım.

Deli gibi evin içinde bir o yana, bir bu yana gidiyor, “icatların anası ihtiyaçlardır” diyerek, kendimce yöntemlerle, insanların ihtiyaçlarına pratik çözüm yolları bulmaya çalışıyordum…

Bazen ne yaptığımı bilmeden, öylece camdan bakarken donup kalıyor, annemin “Sen yatmadın mı, daha!” uyarılarıyla kendime geliyor, bazen de kendimi, elimde ucuna eski hoparlörden sökülmüş mıknatıs bağlı bir ipi, üçüncü kattan aşağıya balık tutar gibi sarkıtmış vaziyette buluyordum…

Bir hafta sonunda zorlu çalışmalarım meyvelerini vermeye başlamış ve ilk ‘kendi kendini sulayan saksı’yı insanlığa kazandırmıştım(!). Annem “İnsanlar ‘tatile gidersem’ diye, niye bunu alsın ki, çiçekleri sulayacak komşuları yok mu onların?” cümlesiyle, uzun çalışmalar sonucu elde ettiğim ‘bilimsel gurur’umu bir darbede yıkmıştı. Bu beni yıldırmadı, aksine bir şeyler bulup kendimi kurtarma hırsımı daha da kamçıladı.

Yine uzun çalışmalar sonucunda; otomatik olarak çalışan ‘dört parça tuvalet kâğıdı kesiciden, uzaktan kumandalı perde otomatiğine, ‘hazır jeneratörlü’ televizyondan, kapının önüne gelindiğinde ‘kendi kendine çalan zil’lere kadar birçok buluş yaptım. Ama annemin baştan düşünülmüş, sabotajcı kurgularla yüklü, alaylı itirazları, her seferinde bunların hayata geçmesine engel oluyordu…

Belki de sorun, buluşlarımı hep evde kullanılan şeyler üzerine yapmamdan kaynaklanıyordu… Sokaklara çıkmalı dolaşmalıydım, evet çözüm sokaktaydı… Çıktım dışarı yürüdüm, yürüdüm…

Neye baksam, “Şöyle olsa daha iyi olmaz mı? Böyle olsa ne olur?” diye düşünüp duruyorum. Bazen bir otobüs durağı, bazen bir elektrik direği, bazen de bir dükkânın kapalı kepengi… Üzerinde düşündüğüm nesne neyse artık, yaklaşıp önünde duruyor, sağını solunu inceliyorum, gelip geçenler beni böyle görünce, neye baktığıma bakıyor, bir anlam veremeyip benle beraber, bir incelediğim şeye, bir bana bakıyorlar, sonra da “Tüh, tüh, tüh, yazık” deyip gidiyorlar, ama ben aldırmıyorum, mutlaka bulacağım…

Bir kaç haftayı, dışarıda incelemeyle geçiriyorum… Ve o, ‘beklediğim an’, sokaktan çıkan arabanın farları gözümü alınca geliyor, Buldum! Buldum!

Evet, “Evreka!” diye sokaklarda bağırarak koşmak nasıl bir duygu, işte şimdi anlıyordum…

Arabalar, yolda karşı karşıya gelince, hep birbirlerini “selektör yaparak” uzun farlarını kapasınlar diye uyarmazlar mı? İşte benim buluşum sayesinde, artık buna gerek kalmayacaktı… Bir dakika da her şey bitmiş, planlar projeler hazır, zihnimde çizilmiş gibi duruyor; farların altına “Fotosel”li bir alıcı yerleştiriyorum, hooop, uzunları yakıp yola çıkıyorum, karşıdan başka bir araç gelince, bu alıcılar hemen devreye giriyor ve bir anahtar görevi görerek, benim farları kısaya çeviriyor, araba gidince yine uzuna geri dönüyor…

Şoförler bundan sonra, farları açıp kapayan düğmelerle, kollarla uğraşmayacaklar… Sevinçle eve dönüyorum, annem “Bak, bu olur işte” diyor, aldığım destekle sevincim ikiye katlanıyor. Bu seferki büyük bir buluş… Daha önce, nasıl olur da kimse bunu düşünememiş olur?

Heyecandan sabahı zor ediyorum. Bugün kahveye gidip buluşumu Rüstem’e anlatmalıyım, hem niye işe gitmeyip, ortalarda görünmediğimi de bu şekilde izah edebilirim belki. O zaten, benim, kahvelere takılıp kendini ziyan edecek biri olmadığımı düşünen tek insan, öğrenmek en çok onun hakkı…

Doğruca kahvenin yolunu tuttum…

“Vaaay. Nerelerdesin sen ya? İşe de gitmiyormuşsun…”

“Çalışıyordum, kendimi buluşlara, icatlara verdim ki sorma gitsin.

“İnsan bir arar sorar, bir ay oldu ortalarda yoksun.”

“Sana haber vermek için iş yerini aradım ama bir türlü bulamadım.”

“Yaaa, doğru doğru, ayrıldım işten. Bugüne kadar salak gibi takılıp kalmışız oralarda…”

“Şimdi ne yapıyorsun ki?”

“Şimdi ne mi yapıyorum, para basıyorum.”

“Para mı basıyorsun?”

“Evet, şimdilik bir tane ama işleri bir ilerleteyim filo yapacağım, filo…”

“Ya Rüstem, sen ne diyorsun? Ne filosu, ne parası?”

“Dur, dur acele etme, anlatacağım… Usta! Yap bize iki şekerli…”

“Sen hiç kahve içmezdin?”

“Para mı vardı içelim, istersen meyve suyu söyleyeyim.”

Karşıma geçmiş, bilmiş bilmiş gülüyor, sanki kimsenin akıl edemediği bir şeyi bulup da “Sırrımı söylemem.” der gibi keyifle sırıtıyordu. Geçmişimize dayanarak bu sırra beni de ortak etmeye hazırlandığını anlamıştım ki, fırsat vermeden ben atladım.

“E! Anlat hadi şu işi…”

“Gel şöyle kapının önüne çıkalım, çok gizli bir şey bu, kimsenin duymasını istemiyorum, benim için kötü olur yani, bak, bir tek de sana söylüyorum haaa, kıymetini bil… Bir gün işe geç kalınca, taksi tutmak zorunda kaldım, şans bu ya olacağı varmış, bindiğim arabayı trafikte durdurup belgelerini kontrol ettiler. Şoför belgeleri verdi ama ruhsatı fotokopiydi, polis “Bunun aslı nerede?” diye sordu, şoför de “Satış işlemi için trafikte, muameleciye verdik.” dedi. İşte o an kafamda şimşekler çaktı, akşama kadar bu işi düşündüm. Ertesi gün işe gitmedim, evde annemden babamdan, dışarıda eşten dosttan ne varsa topladım, ikinci el külüstür “taksiden çıkma” bir araba aldım… Taksi plakası falan yok tabii, plakaları biliyorsun bir ev parası”

Bu sırada bize doğru gelen bir adam, Rüstem’in önünde durdu ve bir zarf uzatıp; “Tam yüzelli abi, say istersen.” dedi, Rüstem de “Yok canım ne gerek var, size güvenmesem arabayı vermem değil mi?” diyerek adamı gönderdi. Bu işte dönen parayı kendi gözlerimle görünce merakım iyice kabarmış, bir anda buraya geliş sebebimi, kendi yaptıklarımı unutmuştum.

“Sonra?”

“Sonra, çalışmak için bir taksi buldum, kaç para verirse versin kabul ettim, tabii ilk gün de taksi ruhsatından fotokopi çektirmeyi ihmal etmedim. Hemen, benim külüstüre de çalıştığım taksinin plakasından bastırdım, verdim şoföre. Ruhsatın fotokopisini verirken de sıkı sıkı tembih ettim, “Çevirirlerse böyle böyle dersin”. Yan yana görülmeyelim diye de, o karşıda ben burada çalıştık. Şimdi benim arabada geceli gündüzlü iki şoför var. Allah’a şükür, böyle giderse bir iki aya kalmaz, bir araba daha alırım. Bak yabancı değiliz, istersen ona da sen çıkarsın. Aklıma gelmişken, senin şu icatlar buluşlar nedir allahaşkına?

Meyve suyunu kafama dikip, derin bir nefes aldım…


“Her zamanki gibi önemsiz bir şey işte, sen benim buluşumu boş ver de, ne kadar yevmiye veriyorsun, onu söyle…”