Buluşma


Gecekondu semtindeki, “apartman demeye bin şahit isteyen” evimizde, kalkıp kahvaltı edeli çok olmuştu. Banyo kapısının önündeki, yer yer yaldızları dökülmüş ucuz aynada ıslık çalarak traş olurken, sıradan bir gün olmadığını, ruhumun her haliyle belli ediyor olacaktım ki annem, “Ne o bugün çok neşeliyiz, anlayalım?” diye takıldı.

Evet, çok neşeliydim ve bunu hiç bir şey bozamazdı. Çünkü bugün “olgun bir hanım”la randevum vardı. Her ne kadar iki haftadır, bu hanımı şahsen tanıma şerefine nail olamasam da, anlatılanlardan çıkardığım kadarı ile belki bugün şeytanın bacağını kırabilecektim…

Birden, dudaklarımdaki ıslık, yaralı bir kuşun ilk uçuş denemesindeki gibi, traş kabındaki köpükleri sönük suya düşüverdi…

Belki mi? Evet, durum yine ‘belki’ydi… Beni umutsuzluğa iterek, neşemin, sobalı odanın açılan kapısından bir anda kaçan sıcaklık gibi, kaçmasını sağlayan, işte bu ‘belki’ydi…

Ümitsizliğe kapılıp telaşlandım, ama aynada gördüğüm yeni traş olmuş yakışıklı yüz sayesinde tekrar cesaretimi topladım. Bir tek “Şu buluşma gerçekleşsin yeter” di.

Kendisini hiç görmediğim hanım, beni daha önceden nasıl olup da görmeyi beceremediğine için için yanacak, bin bir pişmanlık duygusuyla utanıp sıkılarak beraberliğimizi uzatabilmek için bir şeyler daha içip, içemeyeceğimizi soracaktı. Yeter ki şu buluşma gerçekleşip de beni bir kez görmesi mümkün olsun…

Hiç âdetim olmamasına rağmen yine de olasılıkları düşünerek, bilmemne marka çamaşır tozundan iki kutu alana, parasız verildiği için, annemin bakkal bakkal arayıp, zor bulduğu “Mersi” parfümünden de sürerek, hazırlığıma son noktayı koymuştum…

“İki dirhem, bir çekirdek” denilen durum, bundan öte bir şeyi ifade ediyor olamazdı, kendime güvenle yola çıktım… Epeyce bir yürüdükten sonra, gelecek otobüsü beklemek üzere durakta yerimi aldım. Belki elli yıldır elden geçmeyen, Haliç boyunca uzanan, kaderine terkedilmiş, yamuk yumuk taşlarla döşeli yolda, düşe kalka ilerlemeye başladık.

Yarım saatte ancak Eyüp Sultan’a vardığımızda anladım ki, bu şekilde gidersek yetişmem mümkün değil. Yavedut’a geldiğimizde, dilenci vapuru gibi, her durakta bekleyen, eski kamyon bozması otobüsten kendimi aşağıya zor attım.

Hemen bir taksiye atlayarak, yarım kalan yolu tamamlamak üzere “Gülhane’ye çek abi” dedim. Tabii bir kez işler ters gitmeye görsün. Ben, “Bu sıcakta da camları niye sonuna kadar kaparlar bilmem ki” diye düşünerek elimi atınca, elimde kalan kapı kolunu yerine oturtmaya çalışırken arabayı bir polis durdurdu.

“Niye yolu tıkıyorsun kardeşim geçsene.”

“Gideceğim de memur bey… Yani… Şimdi…”

“Hadisene kardeşim… Bak yine iyi günüme denk geldin…”

“Tamam abi…”

“Tamam da, ne? Yürü…”

“Bir dakika”

Şoförle trafik memurunun tartışmasındaki gerilim gittikçe artıyor, beklemekten ve gecikme ihtimalim yüzünden sinirlerim gittikçe yıpranıyordu. Fakat bu duruma rağmen şoför, araba heveslisi çocukların yaptığı gibi, iki eliyle kavradığı direksiyonu olduğu yerde, hayali bir yarıştaymışçasına, hiç bir amaca hizmet etmeksizin, sağa sola hızla çevirip duruyordu.

Bu durumu dışarıdan izleyen polis de görmüş olacak ki, ara sıra, geçen trafiğe eliyle, koluyla talimatlar yağdırmayı bırakıp, şoföre hiddetle bağırdı “Yürüsene be kardeşim!” Umduğumun aksine bizim şoför, daha da baskın çıkıp, açık camdan, elindeki direksiyonu polisin eline verdi ve kestirip attı “Kolaysa sen yürü”…

Hayatım boyunca, lastiği patlayan, motoru bozulan, hatta aksı kesen arabaya dahi denk gelmiştim ama, direksiyonu çıkanına ilk kez rastlıyordum…

Derhal indim ve başka bir araca binerek, milimi milimine, Gülhane’de beni sabırsızlıkla bekleyen arkadaşımın yanına vardım.

“Gelmeyeceksin sandım.”

“Olur mu hiç öyle şey, bilmiyor musun beni? Gelemeyeceğimi haber vermek için bile olsa, gelirim… Neyse, sen onu bunu bırak da, kızlar nerede?”

“E, daha erken.”

“Hani ‘iki’ demiştin?”

“İki dedim ama biz buluşuruz diye dedim. Kızlar saat üç gibi gelecek. Hem kızların yanında ayı gibi, haldır huldur yemek yiyecek değiliz ya, onlar gelmeden, önden bir şeyler atıştırırız, onlarla da hep beraber bir şeyler içeriz diye düşündüm…”

“İyi o zaman.”

“ ‘İyi o zaman’ da, bende beş kuruş para yok, sırf sana söz verdim diye geldim, otobüs parasını bile zor denkleştirdim valla”

“Daha iki saat önce haftalık almadın mı sen?”

“Aldım da, geçen haftadan kesintim vardı, avans.”

Bu sıkıntılı havayı dağıtıp normale dönmek için, “Ne yapalım, boş ver” dedim.

Evrensel boyutlarda nam salan birçok şair ve yazarın, eserlerini buradaki manzaradan etkilenerek yazdığını düşünecek olursak, İstanbul’un en güzel yerinde, bulunuyorduk…

O anki duygularımla benim bunları görmem, her ne kadar mümkün olmasa da, bir iki saat sonra yaşayacağımız güzellikleri düşünerek hayallere dalmış, boş gözlerle, boğaza doğru yol alan gemilerin ardına takılmış martılara bakıyordum…

Ortaokul ve lise yıllarında, birçok kız, gerek teneffüslerde, gerekse okul yolunda yanıma yaklaşarak, gizlice, kırmızı tükenmez kalemlerle, benim terli avuçlarımın içine de, o hoş kokulu, minik notlardan sıkıştırmışlardı.

Mutlaka isimlerin baş harfleri yazılan ve ortasına bir ok saplanmış, oldukça düzgün elyazılarıyla yazılan bu mektupların sahipleri, her ne kadar gönlümü çelmeyi becermişlerse de, o masum tavırların yerine doğanın emrettiği azgın duygularımdan pek bihaberdiler… Okul yıllarındaki çocukluk artık geride kalmış, fiziğimize de iyice bir, genç adam havası yerleşmişti…

O yılları yaşayan herkesin bildiği gibi, artık benim hayallerimi de, pembe sözcüklerle oyunlar yaparak, peşinden koşacağım kızlar değil, gerçek duygular yaşatabilecek olgun bayanlar süslüyordu… Bu maceralara pek meraklı olan arkadaşım Erhan’la, en az iki yıldır, kardeş kadar yakındık.

Erhan başından geçenleri anlattıkça, kudurmuş derelerin, yataklarına sığmadığı gibi, kanım damarlarıma sığmaz içim bir tuhaf olurdu. Ne hikmetse, onun yaşadığı maceralara ortak olmayı hep, ya bir otobüse binme payıyla, ya bir tatil günüyle, ya da –şimdi, şimdi emin olduğum- onun yanlış anlamalarıyla kaçırırdım…

Kızlar da gelirse, paranın mühim olmadığını görsünler diye, neredeyse “Ramazan sofrası” kadar görkemli kurulmuş masada, eline geçirdiğini ağzına tıkan Erhan’a sordum…

“Ya, şu benim için ayarladığın kız, gerçekten kel mi?”

“Bir tek tel yokmuş kafasında”

“Böylesini de ne gördüm ne işittim”

“Sana ne canım saçından, nikâhına almayacaksın ya, altı üstü, bir gece… Takma kafana”

“Yok, hani, insan ilk kez olacağını düşününce…”

“Başında öyle bir peruk var ki, görsen inanamazsın. Aslında ben de bazen inanamıyorum. Acaba diyorum, bizim kız, ben arkadaşına asılmayayım diye mi uyduruyor, şunun saçlarını tutup bir çekeyim, ama olacak iş değil.”

“Nasıl bari yüzü güzel mi?”

“Eh, pek fena sayılmaz, artist gibi değil ama yine de güzel sayılır”

Erhan’ın bu sözleri yüreğime su serpiyor ve kendi kendime “Hiç olmazsa yüzü güzelmiş.” diye düşünüyorum…

Erhan, hemen hemen hiç acele etmeden, masayı silip süpürüyor, çaylar geliyor, kolalar gidiyor, hesap kabarıyor. Ben ise sadece hayal kurarak, yolun ucundan görünen kızlara bakıp, içlerinden kızıl saçlı olmayanları hemencecik eliyorum…

Bazen çok beğendiğim bir sarışına, anında orada gönlümü kaptırıyorum, sonra benim payıma düşen ‘kel’i aklıma getirip kaçmayı bile düşünüyorum… Fakat kız gözden kaybolunca hayallerim dağılıyor, daha da bir bilenip inatla beklemeyi sürdürüyorum…

Derken saatler ilerliyor neredeyse akşamüstü olacak.

Ümitsizce “Erhan, senin kızlar bizi ekti, bu sefer de gelmeyecekler.” diyorum.

“Vardır bir şey, yoksa mümkün değil.” diyor.

“Telefonları falan yok mu bunların, ara bir, sor?”

“Var da dükkânda.”

“Kızın telefonunun dükkânda ne işi var? ” diyorum.

“Sen de ne çabuk unutuyorsun, telefonda tanışıp buluştum dedim ya, geçen hafta.”

“İyi de, insan yatıp kalktığı kızın telefonunu, almaz mı yanına?”

“Ne bileyim işte, not alırken yazıverdim oraya bir yere.”

“Allahtan iş yeri yakın, kalk hemen çıkalım şuradan Sultanahmet’e”

Hararetle yokuşları tırmanıp, Erhan’ın iş yerine vardık. Hemen giriş kapısının karşısındaki çay ocağı boş. Bu yüzden hanın odacısı alkolik Ragıp’tan Erhan’ın patronu Levent Bey, yukarıda mı, değil mi öğrenemeyeceğiz. Bir cesaret çıktık yukarı, artık geri dönmek olmaz. Erhan gayet pişkin, “Merhaba Levent abi, bir şey unutmuşum da, onu almaya geldik” diyerek bana dönüyor, “Hani dondurma alır, biraz da Levent abi’yle laflarız demiştin, sen gidip gelinceye kadar ben de işimi hallederim” diyor.

Ben hemen mevzuyu anlayıp, doğru bakkala, dondurma almaya gidiyorum. Sıcaktan eriyen dondurmaları yetiştirmek için, dönerken koşa koşa geliyorum. Biraz dinlenip nefes alırım diye, asansöre binip düğmeye basıyorum. Ortada bir yerde asansör zınk diye duruyor. Elimdeki üç külahla zar-zor asansördeki imdat ziline basıyorum. Seslerden anladığım kadarıyla biri geliyor…

“Merak edilecek bir şey yok, elektrikler gitti, şimdi Ragıp’ı bulurlar çeker seni” diyerek gidiyor, ardından merdiven boşluğunda anlaşılmayan konuşmalar, bir kapı kapanıyor… Durumu haber alan Erhan yakın bir yere gelip “Ragıp kahveye gitmiş bulup geliyorum.” diyor.

Ben artık, bir günde başıma bu kadar şeyin gelmesine dayanamayarak, neredeyse ağlayacağım. Oturup hırsımdan “nasılsa burada kaldık, çıkınca bir daha alırım.” diye, iyice erimek üzere olan üç külah dondurmayı, terli terli yiyorum…

Eve döndüğümde bizimkiler, sinir ve öfkeden burnumdan soluduğumu anlamış olacaklar ki, kuduz köpeğe yaklaşır gibi etrafımda ses çıkarmadan, çekinerek dolaşıyorlar… Bir dahaki sefere mi? Tövbe! Sırma saçlı olsa kaç yazar, değil ki kel bir karı peşinde koşacağım. Kesin kararlıyım, bir daha da Erhan’ın tek lafına inanmam.

Akşam yatarken hiçbir şeyim yoktu, sabah dondurmalar yüzünden su bile içemedim, yine de iyi sayılırım…

Bir de odacı Ragıp’ın, Levent abi’nin kapısında “Güya seninki, bizim keriz için ‘Yemek ısmarlatmak bir şey mi? Üstüne de getirip size dondurma ısmarlatmazsam, bütün han suratıma tükürsün’ diyordu, hani dondurmalar?” demesini duymasaydım…