Cin olmadan…


– Bana bak ulan Recep, yanlış bir şey olmasın sonra?

– Yok be abi, bir aydır herifi izliyorum.

– Gelecek mi, emin misin?

– Adım gibi eminim abi… Her akşam sekiz dokuz oldu mu hiç aksatmaz buraya gelip içmeye başlar. Mekânı burası. Nah, tam bu banka gelip oturacak…

– Ulan bir de herif işe uyanıp da…

– Abi sen de amma pimpirikliymişsin ha! Sen aynen konuştuğumuz gibi şöyle kendine iyi bir hava ver, gerisi kendiliğinden gelir…

– Nasıl lan, şöyle bir iki adım açıl bir bak bakalım öyle dertli düşünceli biri gibi duruyor muyum?

– Süper abi. Yalnız sen yine de gizli bir işler çeviriyormuş gibi yapıp gizemli havanı da bozma. Amanın diyorum geliyor abi, hiç çaktırma. Çabuk bana çakmağını ver ateş istemişim gibi yapayım bari.

– Ulan sen de artistliğe amma meraklıymışsın be!

– Abi teybi unutma.

– Aaa! Denemek için demin basmıştım heyecandan unuttum…

– Olsun abi hiç elleme devam etsin, üç saat çeker o kendi kendine. Çaktırma geliyor, ben uzuyorum sana iyi şanslar…

………………….

– Hayırlı akşamlar birader. Bakıyorum da bizim mekânı kapatmışsın…

– Efendim?

– Bizim mekânı kapatmışsın diyorum… Oturabilir miyim?

– Buyur, buyur gel. Demek senin mekân ha?

– Babamızın malı değil elbet, ama ben hep buraya takılırım, alışkanlık işte. Gördüğün gibi kandili de burada yakıyoruz.

– Kandil mi yakıyorsun?

– Ateşliyorum diyorum, ateşliyorum.

– Kusura bakma valla anlamadım.

– İçiyorum, poşette bira var diyorum.

– Haa öyle desene, iyi iyi iç sen keyfine bak. Ben de birini bekliyorum, birazdan kalkarım zaten.

– Kahvede içsen olmuyor, meyhane, restoran pahalı.

– Birahane?

– Birahane bize gelmez

– Niye ki

– Niyesini boş ver işte… Sahiden diyorum, istiyorsan al bir tane vereyim.

– Yok, yok sağol.

– Yeşilaycı mısın yoksa?

– Yoo pek havamda değilim de ondan. Yoksa ben de içerim ara sıra.

– O zaman al bir tane… İç, iç benden. Misafirimiz sayılırsın şurada.

– Yok sağol valla içmeyeyim, Zaten bugün hiç içmemem lazım.

– Allah allah, o niye o? Hasta falan mısın yoksa?

– Yok canım ne hastası.

– E! Niye bugün içemem dedin o zaman?

– Ne bileyim işte öyle.

– Yoksa karı kız davası falan mı? Ama öyle olsa daha beter, insan içmeden duramaz.

– Ahh! Ah! Keşke karı kız davası olsa.

– İyice meraklandım şimdi.

– Meraklanacak bir şey yok.

– Ne yoku. Bak sen böyle yaptıkça daha da meraklandım şimdi.

– Canım anlatılacak şey var, anlatılmayacak şey var. Hem ben “Sen niye birahaneye gidemiyorsun? İlle de söyle.” diye ısrar ediyor muyum?

– Aaa, bak şimdi olmadı… Sor… Sor hadi… Sorsana.

– Yok canım, niye sorayım. Söylemek istesen en baştan söylerdin zaten.

– Bak söylüyorum o zaman; birahane bize gelmez, gelmez çünkü, çünküüü… Birahaneye borcum var!

– Ben de yedim.

– Hah hah ha… Valla sıkı bir kardeşimizmişsin sen. Sevdim seni. Ne oldu birden ayağa kalktın?

– Birini bekliyorum dedim ya, ona benzettim.

– Geldiğimden beri öyle sağı solu dikizliyorsun ama ne gelen var ne giden.

– Yok yok, gelir o gelir. Gelmek zorunda… Gelmeli.

– Allah allah! Birader sen beni meraktan öldüreceksin her halde. Senin bir derdin var ama dur bakalım.

– Ya yok benim derdim merdim… Söz vermişti…. Ver bakalım demin ikram ettiğin şu birayı…

– Haydaaa! Al, al iç. Yarasın belki iyi gelir.

– Ohhh! İyi geldi valla, kesene bereket.

– Bir biranın lafı mı olur, afiyet olsun. İstersen bir tane daha veririm.

– Yok yok, içmemeliyim.

– Sen de başka bir âlemsin be birader. İçmem diyorsun, elimizden alıp bir dikişte içiyorsun. İç diyoruz, içmemeliyim diyorsun.

– Ben içmeyeyim de kim içsin? Ama içmemeliyim.

– Dur! Dur! Dur! Yoksa sen alkoliktin de içkiyi mi bıraktın?

– Ah! Ah! Keşke öyle olsa. Kırar şişeyi, çekerim tövbeyi. Bir daha da elimi sürmem.

– E! O değil bu değil. Ne o zaman kardeşim senin derdin? Bak, ne demişler?

– Biliyorum, biliyorum. Derdini söylemeyen hesabı… Ama benim derdimin çaresi yok ki söyleyeyim.

– Ya sen söyle bir, belki yaparız bir şeyler.

– Şu saati görüyor musun şu saati?

– Evet.

– Bak nasıl da su gibi akıp gidiyor zaman.

– Ohoo! Abicim sen şair olmuşsun be.

– Oldum tabii, bak kaç saattir bekliyorum adam yok ortada. Korktu. Ben de olsam, ben de gelmem.

– Korkulacak durum ne abi? İşler karıştı, bende de kafa iyice gitti, gel abicim sen efendi efendi anlat şu meseleyi. Meraktan çatlayacağım valla. Nah bak yeminlen; sana rakılı mezeli sofra kurmazsam yuh olsun bana.

– Ya! Anlat, anlat diyorsun da… Ben iyice işkillendim şimdi.

– Niye ki?

– Çıkar bakayım cüzdanını.

– Niye ki?

– Niye ki? Niye ki? Ne niye ki? Çıkar cüzdanını.

– Buyur abicim al sana cüzdan, bak işte bu kadar param var. Niye ki?

– Paranı ne yapayım ben? Bana kimlik, sigorta kartı, resimler falan lazım sakın niye ki deme.

– Al işte abicim sana kafa kâğıdı.

– Polis filan değilsin yani.

– Aaahh… Amma yaptın be abi. Hiç güleceğim yoktu. Ben polis, ben?

– Eee! Belli olmaz bu işler. Ben burada otururken yanıma geldin, muhabbet açtın, içki ikram ettin. Bir saattir de anlat bakalım deyip duruyorsun, şüphelendim.

– İyi de abi, sen polisten niye tırsıyorsun ki? Yoksa kötü bir şey mi yaptın?

– Orasını hiç sorma, yapmadım ama yakında yapacağım. Bira da birden kötü çarptı haa…

– Bak sana öyle bir şey söyleyeceğim ki sen de bana senin olayı anlatacaksın. Anlaştık mı?

– Şimdiden bilemem, sen anlat bakalım bir önce.

– Birahane bize gelmez dedim ya. Niye biliyor musun? Ne zaman birahaneye gitsem, bir sivil gelip beni ha şimdi aldı ha alacak diye huzurum kaçıyor.

– Niye ki? Tüh, ikide bir diye diye benim ağzımı da alıştırdın.

– Niyesi var mı abicim eski sabıkalıyım. Polisler en çok birahanelerden adam toplar. Beş on tane içinden biri mutlaka yemiştir bir nane, hemen gider soluğu birahanede alır. E! polis de bunu bilir tabii ki… Şimdi sıra sen de bakalım…

– Bak şimdi bu çok acayip bir tesadüf oldu doğrusu, belki de benim işte yardımı dokunacak birilerini tanıyorsundur.

– Ne işiymiş o abicim? Hele bir söyle.

– Şans işte. Taa buralara kadar geldik, karşımıza sen çıktın. Ne yaparsın denize düşen yılana sarılırmış.

– Hah abicim bizi yılana da benzettin ya tam oldu şimdi.

– Yok canım sen üstüne alınma. Lafın gelişi işte, öylesine söyleyiverdim. Neden sabıkalıydın sen?

– Kötü bir şey yapmadım valla, zenginden alıp zengine satıyordum.

– Uyuşturucu falan mı dağıtıyordun yoksa?

– Yok abi allah yazdıysa bozsun hırs…

– Hırsızlık?

– Ama namusumla abi. Bu güne kadar hiç fakir birine, kadına, çoluğa çocuğa zararım olmadı. Genelde zenginlerin evine girerim. Benim hayat hikâyemi bırak da sen şu işi anlat abi, bakalım bir şeyler yapabiliyor muyuz?

– Valla bu çok büyük bir tesadüf oldu.

– Nasıl yani?

– Eve gireceğiz…

– Git gir abi ev mi yok. Yalnız kooperatif eviyse on seneden önce bitmez uyandırayım.

– Ne şimdi bu şaka mı?

– Ben çok gerildim de abi biraz ortamı yumuşatayım dedim. Ne zaman hırsızım desem suçluymuşum gibi hissediyorum.

– Bak şimdi ciddi ciddi anlatıyorum. Dur, dur. Bak madem birlikte iş yapacağız önce bir tanışalım. Benim adım İsmail, seninki ne?

– Rıfat abi. Ayıptır söylemesi, ince işlerden biraz anlarım diye arkadaşlar elektronik Rıfat der.

– Güzel. Bak şimdi Rıfat kardeşim. Çok büyük bir iş var ve ben bir adamla bu iş için anlaştım. Yaklaşık ikibuçuk saattir bu adamı bekliyorum ama ne gelen var ne giden. Ve yarın akşama kadar bu işin bitmesi lazım.

– Abi yalnız şimdiden söyleyeyim ben hacamat olaylarına gelemem, o işin cezası ağır olur.

– Yok öyle bir şeyi ben de istemem. Bak Rıfat sana ne kadar güvenebileceğimi bilmiyorum.

– Şimdi ayıp ettin işte abi.

– Dur lafımı kesme dinle, bak bu çok büyük bir iş.

– İyi para var mı abi bu işte?

– Sen bu işi bitir ben sana helalinden bir yirmi milyar veririm, bize de neredeyse o kadar bir şey kalıyor işte, anlaştık mı?

– Yapma ya! Anlaştık valla, şansa bak yaa…

– Bu biraz sana bağlı, daha doğrusu yeteneğine bakar, işi yap paranı al.

– Bu iş ne zaman demiştin?

– Önümüzde bu gece ve yarın var. Çünkü gireceğimiz yerin sahibi pazartesi sabahı tatilden dönüyor. Burası iki katlı, bahçe içinde duvarla çevrili, iyi korunan, alarmlı malarmlı bir yer. Güya buraya gelecek hergeleyle bu gece için anlaşmıştık ama ortadan kayboldu. Cep telefonu da cevap vermiyor.

– Öbür cebi aradın mı

– Evet… Aaa! İki tane cep telefonu olduğunu sen nereden biliyorsun?

– Eee! Abi mesleğin inceliği bu. Bu işi yapıp da iki telefon kullanmayan var mı?

– Nasıl yani? Bütün hırsızlarda iki tane cep telefonu olur diye bir kural mı var?

– Var tabii abicim, var ama mecburiyetten. Bu devirde erketeye yatacak adam için malı mülkü nereden bulacaksın da bir de ikiye böleceksin. Zaten artık her şey yazılı çizili hep bankada fon, hisse, dolar hesabı falan.

– İyi güzel de bütün bunların iki tane cep telefonuyla ne alakası var? Pek anlamadım.

– Şöyle izah edeyim abicim; önce kaliteli bir bulaşık eldiveni alırsın.

– Bulaşık eldiveni mi?

– Evet abicim bulaşık eldivenini alırsın, bileklerine denk gelen yerinden geniş bir bant halinde keser, bu kalın lastik şeridi yanına alırsın. Şimdi geliyoruz çift cep kısmına önce iki cep telefonunun da zillerini sessiz konuma alırsın. Sonra birinden diğerini ararsın. Aranan telefonu açıp kulağına dayarsın, demin kestiğin lastiği de başına takıp telefonun üstünden geçirirsin. Artık çek elini, telefon kulağında dursun, eller serbest. Birinci telefonu da nereden birisinin geleceğini düşünüyorsan o tarafa bir yerlere zulala, al sana canlı bağlantı, sen evde çalışırken bahçede kapıda ne oluyor haberin olsun.

– Vay be çok iyi bir fikirmiş.

– Bu daha ne ki abi. Biz de ne numaralar var duysan aklın şaşar. Hele paralı yoldaki gişelerin oralarda sotaya yatıp şehir dışına çıkanların plakasına bakarak internetteki kayıtlardan hazır boş ev adresi tespit etmesi var ki, bambaşka derin bir mevzudur.

– Ya Rıfat sen de boş adam değilmişsin be.

– “Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” diye bir söz vardır. Sen beni bir de iş üstünde gör bakalım o zaman ne diyeceksin? Neyse abicim madem fazla zamanımız yok diyorsun senin işi en ince ayrıntısına kadar bir anlat bakalım. Ne iş yaparsın, nesin necisin?

– Ah be Rıfat kardeşim. Neresinden başlayayım? Çok uzun mesele… Ben müzayede düzenleyen bir firmada eksperlik yapıyorum, bu güne kadar alnımın teriyle çalışıp durdum ama hep başkaları zengin oldu.

Bir gün birini sevdim ailesi benden pek hazzetmedi para meselesi tabii. Ev yok, araba yok onların yerinde ben olsam, ben de hazzetmezdim belki. Neyse işte bu hep böyle mi devam edecek bir şeyler yapmak lazım diye diye yıllar geçti, hep bir fırsat bekledim.

Dört ay kadar önceydi telefonla adamın biri aradı, evindeki iki tabloyu incelememizi istedi. Eğer kıymetli bir şeylerse müzayedeye girip tabloları satmak istiyordu.

Şirket de beni görevlendirdi. Eve gittim tablolara baktım, biri gerçek biri taklitti. O anda kafamda bir şimşek çaktı, gerçek olan tablo için de sahte diyecektim. Bu hayatımın fırsatı olabilirdi.

Adama tabloların çok başarılı taklitler olduğunu söyledim. Söyledim ama hemen gidip gerçek olanının taklidini yaptırdım. Arada sırada da bir bahane bulup adamı yokluyorum; yok “Başka değerli antikanız var mı?”, yok “Kayıtlı bütün müşterilerimize davetiye gönderiyoruz, haftaya salı buradaysanız müzayedemize davetlisiniz.” vesaire. Tabii maksat adam evde mi, değil mi onu öğrenmek. Ben hep hazır vaziyette bekliyorum senin anlayacağın.

İki hafta önce yine bir bahaneyle aradığımda onbeş günlüğüne Bodrum’a kızının yanına gideceğini söylemişti. İşte ben de o günden beri evi gözetleyip duruyordum; nereden girilir, nasıl girilir? Baktım ki pek benim altından kalkabileceğim gibi değil, çok zor da olsa araya taraya buldum birini.

Bulduğum adamı razı etmek için de “Eski sevgilimin evinden bana ait bir şeyi almak istiyorum.” dedim. Anlaştık anlaşmasına ama gördüğün gibi herif bizi iyi ekti.

– Bu eve girmek o kadar zor mu ki başkasına ihale ediyorsun abicim, kendin halledemedin mi?

– Valla birincisi ben bu işlerden hiç anlamam, ikincisi anlasam da yapamam. Demin de dediğim gibi çevresinde duvar var, duvarın üstünde teller, alarmlar. Kapıda şifreli dijital kilitler, camlarda alarma bağlı kollar vesaire. Benim yapmam imkânsız olmasa başkalarını aramam ama artık senin gibi bir ortağım var. İnşallah beraber biz bu işi halledeceğiz, bu da üç. Ne diyorsun?

– Allah utandırmasın abi, inşallah bunu da hallederiz. Şimdi sen bana adresi ver, ben bir evin etrafını kolaçan edip rapor çıkartayım. Bende alarm ve şifreler için laptop bilgisayar, ince işler için alet edevat var ama her işin ayrı bir özelliği olur. Bakarsın beklemediğimiz bir şey çıkar, belli mi olur. İyice bir incelemem lazım, son dakikada mahcup olmayalım sonra.

– İyi, al bak buraya adresi yazıyorum. Yarın öğlen tam onikide yine burada buluşalım. Ben arabayla gelirim, taklit tabloyu da yanımda getiririm. Hava kararınca da birlikte gideriz. Al bunlar da avans olarak yanında bulunsun. Kısmet sanaymış.

– Sağol abi.

– Hele sen şu işi bir hallet, ondan sonra gör bakalım para neymiş.

– İnşallah abi, inşallah.

– Tamam, haydi bakalım. Yarın onikide burada, unutma.

– Ayıpsın abi, unutur muyum hiç.

……………….

– Recep. Gel, gel gitti.

– Geldim İsmail abi. Gittiğinden iyice emin olmadan gelmek istemedim.

– Yok yok gideli on-onbeş dakikadan fazla oldu, ben de seni bekliyordum. Kalk gel yavaş yavaş yürüyelim, bir yandan da konuşuruz.

– Nasıl abi, bizimki numarayı yuttu mu?

– Valla baştan biraz çekindim, sonra baktım ki bu yolun yolcusu aynen daha önce sana anlattığım gibi oynadım. Önce “birader”, “kardeş”, “ne iş?” falan diye konuşan bitirim, iş güç, para mevzularından sonra abicim aşağı abicim yukarı. Haa adamın hakkını yemeyelim bir numaralar anlattı aklın durur. Tabii seni de unutmamak lazım. Gerçekten bu kadar uğraşmana değmiş, tam adamını bulmuşsun. Bir dakikada kaynaştık hemen işin üstüne atladı.

– Hadi ya… Siz de bayağı muhabbeti sardırmışsınız.

– Eh, biraz öyle oldu ama bakalım sonu ne olacak?

– İsmail abi be, diyorum ki keşke baştan her şeyi anlatsaydık.

– Ya Recep deli misin? Kurda kuzu teslim edilir mi?

– Adam iyi diyorsun, ne olacak ki?

– Oğlum ne deseydim adama? “Aslında sahtesini koyup gerçeğini almayacaksın, gerçeğini koyup sahtesini alacaksın” mı? Yoksa “Ben sana bizim şirketten çaldığım gerçek tabloyu vereyim, sen de git ülkedeki tek sahtesiyle yer değiştir. Sonradan, adamın sahte bildiği gerçek tabloyu elinden almak kolay nasıl olsa. İşte benim esas planım bu.” mu deseydim?

– İsmail abi ya, hadi biz bu işi yapıp sahte tablonun yerine gerçeğini koyacağız, şirket de daha önceden gerçeğini onayladığı için hiç şüphelenmeden bu salağın getirdiği sahtesini gerçek diye müzayedede birine satacak. Peki bizim adam gerçeğinin bir trilyon olduğunu gazetelerden öğrenmeyecek mi?

– İsmail abin her şeyi ayarladı Recep kardeşim. Bu iş biter bitmez bizimkini saklanmak amacıyla güneyde bir iki haftalığına dünyadan uzak bir tatile götürdüm mü o da hallolacak. Sırf bu iş için bütün yaz bürodan çıkmadım, izin yapmadım. Pazartesi de yirmi günlük izne çıkıyorum biliyorsun.

– Ya bu adam bir şekilde sonradan uyanıp da, daha çok para istemek için “İhbar ederim.” diye bizi tehdit etmeye falan kalkmasın?

– Kendisinin de en baştan bu işin içinde olduğunu ispat edebilmek için bütün konuşmaları teybe kaydettik ya. Ya iyi hatırlattın bak, dur şu teybi kapatayım…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder