Jose


Jose’nin ülkesinde, Güney bölgelerinde yaşayanlar, kıraç Kuzey bölgelerindekilerden daha şanslıydılar. Jose ve ailesi ise ne Kuzey’de ne de Güney’de sayılırlardı. Onlar, volkanik dağlar arasında, minik vadileri barındıran Mesa Balsas Bölgesi’ndeydiler. Ailenin en önemli işi; tek geçim kaynakları olan birkaç sığırı sağlıklı tutmaya çalışmaktı. Bunun için Jose çok erken bir saatte sığırlarını alır, gün geçtikçe daralan otlaklara götürürdü.

Jose o yıl 8. Sınıfa geçmişti. Öğretmeni, yaşlı babasıyla konuşunca, Jose’nin her gün okula gelmeden sadece sınavlara girerek, derslerini dışarıda çalışmasını kabul etmişti. Dağlarda sığırlarına ot aramak için, güneş doğmadan yollara düşen jose, akıllı fakat içine kapanık bir gençti.

Jose her gün farklı bir yöne ve daha uzağa gitmeyi adet haline getirmişti. Yolunu yarıladığı zaman, bir yandan yanında getirdiği ev yapımı ekmeğini yer, bir yandan da okuldaki en iyi arkadaşı Sanche gibi radyodan futbol maçlarını dinlerdi. Şans eseri, küçük bir dağın gölgesinde herkesin gözünden kaçmış taze otlarla dolu bir yer bulunca, yolu kısaldığı için çok sevinir, sığırlarını otlakta bırakıp çevreyi iyice tanımak için de tek başına keşfe çıkardı.

Jose, akılsız dostlarını bazen bıraktığı yerde, bazen de başlarında duran çobandan aldıkları ruh esintisiyle, süpürge darısı ekilen yerleri veya tekila yapımında kullanılan maguey tarlalarını keşfe çıkmış olarak bulurdu. Sığırlar otlarken Jose de ya yakındaki bir köy kilisesinde Guadelupe Meryemi’ne* dua ederek ailesi için bir hacienda* diler, ya da uyumak için gölgeli bir ağaç dibi arardı.

Hayvanlarını otlakta bıraktığı böyle günlerden birinde, yine çevreyi araştırmak amacıyla, yakındaki minik bir tepenin üstüne çıkmaya karar verdi. Dönerken alacağını düşünerek, her sabah üşümesin diye annesinin ısrarla omuzlarına bıraktığı rebozosunu,* tepenin başındaki ağaca astı. Tepeyi tırmanıp en uca ulaştığında gördüğü ilk şey, tepenin diğer yanındaki portakal ağaçlarıyla çevrili minik bir çiftlik eviydi.

Evin kapısına geri geri yanaşmış eski bir kamyona, ağzına kadar portakal dolu kasaları aceleyle taşıyan iki kişi, kamyonu yüklemeye devam ediyordu.

Jose olan biten hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Buralarda böyle bir çiftliği de ilk kez görüyordu. Daha önceden babasından da işitmemişti. Evet, bazı uzak köy yollarının üzerinde, bir kaç ardiye benzeri çiftlik evi bulunurdu ama onlar da kurutulmuş tütün balyalarını aktarmak için kullanılırdı.

Portakal işleyen ya da taşıyan birileri olsa bu güne kadar mutlaka haberi olurdu. Merakını yenemeyerek ayağının altında dağıla dağıla akan topraklara aldırmadan, tepeden çiftlik evine doğru inmeye başladı. Yukarıdan bakınca küçük gibi görünen çiftlik evine geldiğinde, aslında buranın orta boy bir ahır olduğunu anlamıştı. Çalışanları gizlice izlemeyi düşündüyse de, kasaları taşıyanların kendini göreceklerinden korktuğu için bundan vazgeçmişti. Doğruca çalışanların yanına gitti.

Aşağıdan verilen kasaları kamyonun üst sıralarına yerleştiren adam Jose’yi fark edince, yatığı işi birden durdurdu. Aynı anda elindeki kasayı yukarı uzatarak alınmasını bekleyen adam da, kollarını indirmeden kasayla birlikte Jose’ye doğru döndü. Jose kendini zorlayarak, gülümseyen bir sesle onlara “Merhaba!” dedi.

Önce aşağıdaki adam elindeki kasayı yere bıraktı, sonra yukarıdaki adam kamyondan atladı. İkisinin de yüzünde merakla karışık, sorgulayan bir ifade vardı. Jose adamları yumuşatmak ve kötü bir amacı olmadığını göstermek için bir açıklama yapma zorunluluğu hissetti. “Aşağıdaki köyden geliyorum, çobanım. Sığırlarım da şu tepenin arkasındaki otlakta.”

Adamlarda yersiz bir endişeden kurtulmuşçasına rahatlayarak “Haaa… İyi, iyi, ne işin var taa buralarda?” diye Jose’yle konuşmaya başladılar. Bu sırada evin içinden iki çocuk ve bir adam daha yanlarına geldi, onlar da neler oluyor diye merakla konuşanlara bakıyorlardı. Bir ayağını, yere bıraktığı kasanın üstüne koyan adam, içerden gelenleri “Yok bir şey, aşağıdaki köyden çobanla konuşuyoruz.” sözleriyle içeri, geri gönderdi.

Jose, sivri bıyıklarını çekiştirip duran adama “Aslında başka yapılacak iş yok, onun için çobanlık yapıyorum, burada bana göre iş var mı?” diye sordu.

Sivri bıyıklı yavaş yavaş gidip, evin duvarına sırtını vererek, açık kapının gölgesine sığındı. Yere oturup, bir sigara yaktıktan sonra Jose’ye “İsmin ne senin?” diye sordu, Jose de “Jose.” diye yanıtladı.

Diğer adam içerden, elinde küçük bir su bidonuyla yanlarına geldi. Su bidonunu yere bırakarak cebinden çıkardığı çakıyla oynamaya başladı. Sivri bıyıklı “Bizim işimiz sana göre değil, burada kimse bu işi yaptığımızı bilmiyor. Umarım sen de kimseye bundan bahsetmezsin” deyince Jose de “Portakal toplayıp, satmanın nesi uygun değil ki?” dedi. Adam “PRI* her türlü sebze ve meyve ihracını yasaklattı, sen bunu bilmiyor musun yoksa?” sorusuyla Jose’nin kafasını karıştıran bir cevap verdi.

Jose “hayır” dediği anda, tekrar dışarı çıkan iki çocuk, duvara yaslı mavi, varil görünümlü, siyah kapaklı plastik bidonlardan birini yuvarlayarak içeri götürdü. Sivri bıyıklı ayağa kalktı, yere attığı yarım sigarasını ezerek söndürdü, diğer adamın getirip gölgeye bıraktığı bidondan bir iki yudum su içti. Bidonu eski yerine bırakınca Jose’ye dönerek “Bak Jose, tepenin ardındaki otlak bizim patronun arazisi, bundan sonra oraya hayvanlarını getirme, yoksa seni şikâyet ederim? Ama bir daha buraya gelmeyeceğine söz verirsen, bu seferlik seni affedebilirim. Beni anlıyor musun Jose? Ne sen bizi gördün, ne de biz seni, anlaştık mı?” dedi. “Tamam, bayım, ben çobanım ama aynı zamanda da 8. sınıf öğrencisiyim, söylediklerinizi çok iyi anladım” diyen Jose arkasını dönerek, yavaş yavaş tekrar geldiği yöne doğru, tepeye tırmandı. Tepenin üstünde gözden kaybolmak üzereyken iki adam aynı ilk gördüğü zamanki gibi, kamyona kasaları yerleştirmeye başlamışlardı bile.

Jose hayvanlarını topladı, her zamankinden farklı olarak ara sıra arkasından gelen var mı diye kontrol ede ede evinin yolunu tuttu. Eve gittiğinde de ilk işi başından geçenlerin hepsini babasına anlatmak oldu. Babası yer yer korkuyla, yer yer merakla oğlunu dinliyor, iki de bir “Ah oğlum, tanrı seni bize bağışlamış.” diyordu.

Önceleri Jose, babasının böyle küçük bir olaydan, bu kadar endişe duymasına anlam veremiyordu ama babası “Bu böyle olmaz. Ne olacak diye günlerimizi korkuyla geçiremeyiz, yürü bakalım doğru polise gidiyoruz.” deyince işin ciddiyetini anladı…

Karakoldan kendileriyle Jeep’e binen polis muhabiri Jose’ye yol boyunca hiç durmadan sorular soruyor. Jose, bir yandan polis muhabirinin sorularını cevaplarken, Bir yandan da polislere yolu tarif ediyordu.

Polis muhabiri, polisler, Jose ve Jose’nin babası, yamuk yumuk, karanlık dağ yollarında zıplaya zıplaya giden ciple yaptıkları bir saatlik yolculuktan sonra, Jose’nin başından geçenlerin yaşandığı yere vardılar. Ne ahırdan bozma küçük çiftlik evinde kimseyi bulabilmişlerdi, ne de yapılan aramalarda bir tek portakal kasasına rastlandı. Polis muhabiri sadece, evin içinde, alelacele toprağa gömülmüş, iğne yapmaya yarayan birkaç plastik şırınga bulabilmişti. Bir de Jose’nin sözlerini doğrulayan, oldukça yüklü kamyonun tekerlek izleri vardı…



Onbeş gün sonra yerel gazetelerden birinde, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen şöyle bir haber çıktı:



Avrupalı ilaç firmalarının yeni satış yöntemi…

“Eski bir köy evine yapılan baskın sonucunda, çok sayıda, kullanılmış şırınga bulundu. Yapılan laboratuar incelemelerine göre, ülkemizden Avrupa’nın birçok ülkesine ihraç edilen portakallara bu şırıngalarla, kendi ürettikleri grip mikrobu enjekte edilmiştir.

Araştırmalarımızdan çıkan sonuç:

Dev ilaç firmalarının Avrupa’da sahte şirketlere ithal ettirdiği sebze ve meyveleri, Asya ülkelerine çok ucuz fiyatla satıp, ilaçlarını satacakları dev pazarlar yaratmalarıdır…”





* Guadelupe Meryemi: Koruyucu azize.

* Hacienda: Büyük çiftlik.

* Rebozo: Yöresel, yün omuz atkısı.


* PRI: İşçi sendikasına üye “Kurumsal Devrimci Parti.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder