Konserve kutusu…


Alışverişten dönen Serap, hızla merdivenleri çıkarak oturdukları kata geldi, elindekileri kapının önüne bırakıp çantasından anahtarı çıkarmaya çalıştığı sırada, karşı komşusunun kapısı açıldı…

– Merhaba, benim siparişimi unutmadın değil mi Serap’çığım?

– Aaa! Hiç unutur muyum? Dur.

Kapıyı açarken, poşetlerin içinde el yordamıyla bulduğu paketi komşu kadına verip içeri girdi…

Aldıklarından bazılarını aceleyle buzdolabına yerleştiren Serap, birkaç şeyi de mutfak masasının üzerine bıraktı… Mutfak dolabından büyük bir tencere çıkarttı ve yarısına kadar su koyup ocağın altını yaktı…

Buzdolabını tekrar açarak yeni yerleştirdiği paketleri sağa sola çekip dolabın derin kısımlarını kontrol etti. Evet, artık emin olmuştu; Erol’a yapacağı sürpriz akşam yemeği için evde salça yoktu.

Evleneli tam bir yıl olmasına rağmen evde hiç yemek yapmamıştı. Ve bugün ilk kez, evlilik yıldönümlerinde Erol’a işten dönünce şaşıracağı bir sofra kurmak istemişti. Birçok şeyi de hazır almıştı ama onlar hep basit sayılabilecek şeylerdi ve esas yemeği aldığı tarife göre kendisi yapacaktı.

Sürpriz buydu…

“Ne olursa olsun, bu yemek Erol gelmeden yapılacak!” diye kesin kararını verdi. Salça yerine ketçap kullanmayı akıl etmiş olsa da, yemek için fazla tatlı olacağından ketçap fikrinden vaz geçti.

Markete gidip gelmenin kendisini geciktireceğini düşünürken birden heyecanlanarak “Aaa… Yaşasın!” diye bağırdı ve kocasının odasına gitti.

Kocasının aldığı reklâm işlerinden birinde konserveyle ilgili bir çalışma vardı. Eğer Erol geri götürmediyse örnek salça kutusu çalışma odasında rafta duruyor olmalıydı…

Kurnazca gülümseyip, bu pratik çözüm için biraz da şımararak, “Ne yapalım ilk deneyen ben olurum.” diye kendi kendine konuştu.

Evet işte konserve kutusu ortadaki rafta duruyordu… Hemen alıp mutfağa döndü, konserve açacağını bulup kapağı açmaya çalıştı. Salça kutusu açılmak bir yana, üzerinde minik bir deliğe bile izin vermiyordu.

Bunca zamandır konserve aça aça, neredeyse uzmanı olduğu bir konuda yanlış yapması mümkün değildi. Ayakkabılığın çekmecesindeki tornavida aklına gelince mutfaktan çıktı. Az sonra elinde tornavida ve küçük bir çekiçle geri geldi…

Kaynaya, kaynaya suyu biten tencereyi fark edip söndürmesini ve tekrar su koyup ocağın altını yakması sayılmazsa, tam on dakikadır konserve kutusuyla uğraşıyordu. En sonunda sinirlenip elindeki tornavidayla çekici mutfak masasının üzerine fırlatıp attı…

Salça kutusu elinde, kapıyı açık bırakıp karşı komşunun zilini çaldı…

Kapı açıldığında Serap’ı karşısında gören yaşlı kadın konuşacak birilerini bulmanın sevinciyle hemen lafa girişti.

– Böyle yaşlanınca insan macera arıyor, artık kapıları ‘kim o?’ demeden açıyorum. Aaaaa! Evladım ne oldu böyle sana? Dur şimdi getiriyorum galetaların parasını…

– Teyzeciğim ne parası? Ben varsa biraz salça isteyecektim.

– Hah, hah, ha… Latife ediyorsun… Ah benim güzel kızım, utandın mı galetaların parasını istemeye?

– Teyzeciğim iki galetanın lafı mı olur, para mara istemem vallahi. Sadece iki kaşık salça istiyorum…

– Üstüme iyilik sağlık, elindeki salça kutusu ne kızım o zaman? Ay, sen utandın değil mi? Doğru söyle. Alınacak bir şey yok ki bunda. Benim rahmetli de böyle kuruşu kuruşuna alışverişin hesabını isterdi benden…

–Teyzeciğim vallahi dedim değil mi? Vallahi de billahi de salça istiyorum. Sen bakma bu manyak salça kutusu elimde kalmış…

–Ah! Ah! Bir de ben rahmetliye olan kızgınlığım geçmedi diye seneyi devriyesinde mevlid okutmamıştım. Canım herkes böyleymiş demek ki, ah anam benimki melekmiş meğer…Dur kızım dur ge……

–TEYZE! Bana salça lazım, galeta parasını falan istemiyorum, tamam mı? Bu kutu da açılmıyor ve hırsla mutfaktan çıkınca elimde kalmış…

–A! Vallahi sen doğru söylüyorsun galiba… Ama bende salça yok ki. Biliyorsun, yemekleri kızım kendi evinde yapıp getirir bana… Aaa! Dur, dur, yedi numaradaki emekli avukata gidelim. Bir keresinde yılbaşında benim damat ananas konservesi getirmişti. Ben bir türlü açamamıştım da şıppadanak açıvermişti…

– Tamam teyze çabuk gidelim sen tanıyor musun?

– Aaa! Ne bu acele kızım dur gideriz kapıyı kilitleyelim de… Bak galeta parasını istiyorsan beni boşu…….

– TeyyyZee!…

Teyze kapısını kilitlerken bizimkinin kendi evi aklına geldi. “Ayyy!” diye kısa bir çığlık atarak mutfaktaki tencerenin altını söndürmek için koşa koşa evine gitti…

Geri gelip kapıyı kapattığında teyze yaşadığı küçük olaydan mutlu, gülümseyerek kapıda kendisini bekliyordu. Beraberce yedi numaradaki emekli avukatın kapısına geldiler.

Teyze kapıyı çaldı…

Kapıyı açan emekli avukat karşısında bayanları görünce heyecanlandığını belli ederek konuşmaya başladı;

– Ümran böyle habersiz olur mu allahaşkına? Birgün kızımla tanıştırırım diyordun ama, böyle aniden…

– Muharrem efendi, dur ayol heyecanlanma bu benim kızım değil, komşu, yani kızım sayılır aslında ama…

– Neyse efendim biz sizi rahatsız ediyoruz, kusurumuza bakmayın bu konserveyi açamadık da…

– Ne demek efendim, ben şimdi bir dakikada açarım onu, bir keresinde yılbaşıydı Ümr……

–Ümran hanım size ananas konservesi getirdiii… Biliyorum efendim, biliyorum yalnız sizden rica etsem, şu konserveyi.

–Ümran, hani kimse bilmeyecekti. Hiç kimseye hiç bir şey söylemeyecektik.

–Ortalığı karıştırma şimdi Muharrem Efendi… Sen şunu aç da hanım kızımızın işi görülsün…

– Yok, yok, yine sen bana bir oyun ediyorsun ama dur bakalım. Ah hanım kızım sizinle böyle bir zamanda tanışmak istemezdim. Evin dağınıklığı için kusura bakmayın artık, ne de olsa habersiz misafir…

– Muharrem efendi sen şu salçayı açacak mısın? Yoksa başkasını mı bulalım?

– Tamam, tamam.

Emekli Avukat Muharrem Efendi, salça kutusunu alıp mutfağa giderken merak içindeki iki bayan da onu takip etti… Bayanlar, Muharrem efendinin on-onbeş dakika konserve kutusuyla boğuşmasını seyrettikten sonra bu işin olmayacağını anladılar.

Zavallı adamcağız hem basit bir konserve kutusunu açamamanın ezikliğini duyarak, rezil olduğunu düşünüyor, hem de nasıl olur da bir tek delik bile açılmayan bir konserve kutusuyla karşılaştığına şaşırarak, ikide bir “Allahallah, Allahallah…” diyerek söylenip duruyordu…

– Bu bir şaka değil mi Ümran?

– Yok vallahi, kız da açamamış sana getirdik işte.

– Amca, inan tornavidayla, çekiçle denedim olmadı.

–Allahallah…… Ben bu işi beceremezsem ve ne olduğunu öğrenemezsem ölürüm. Onlarda her türlü alet edevat vardır, yürüyün aşağıya tamirciye gidiyoruz.

Önde emekli avukat Muharrem Efendi, bir iki adım arkasında iki bayan tamirhanenin önünde durdular… Tamirhanenin ustası Kemal Bey “Hoş geldiniz, merhaba.” diyerek kendilerini karşılayıp içeri buyur etti.

Kemal usta önlerinde yürürken bir yandan da hemen arkasındaki Muharrem efendiye “ Eee! Muharrem abi, hep bahsediyordun ama bir gün yengeyi alıp çay içmeye geleceğin aklıma gelmezdi” diyince, teyze başını sağa sola yavaşça sallayıp, önünde yürüyen Muharrem Efendiye sıkı bir çimdik attı…

İki hanım birden aynı anda “Yok onun için gelmedik!” diyince, Murat usta sırnaşık bir şekilde cevap verdi;

– Haaa anladım o zaman siz gittikçe daha küçüğü yapılan Japon arabalarından aldınız, araba da cebinizde, ama yanlış yere geldiniz saatçi yanda…”

– Aman be Murat usta bırak şimdi zevzekliği, biz delirmek üzereyiz burada. Şu hanım kızın elindeki konserve kutusunu bir türlü açamadık. Tek tek hepimiz denedik olmadı artık sana gelecek kadar zorlandığımıza göre gerisini sen düşün…

Murat usta, başını az sağa eğerek kaşlarını kaldırıp inanmıyormuş gibi güldü. Sonra karşısında duran üç kişinin de kendisine çok ciddi baktıklarını görünce konserve kutusunu eline aldı, önce şöyle bir evirip çevirdi, sonra da; “Açacak nerede?” diye sordu. Muharrem efendi “Açacak, maçacak yok, sen kendin bunu bir şekilde açacaksın!” dedi.

Murat usta aldığı sert cevapla kendine gelip hemen işe başladı. Önce kalın bir tornavida alıp konserve kutusunun üstüne vurarak delmeye çalıştı. Baktı ki anlattıkları kadar zorlu bir kutuyla karşı karşıya, çekici alıp başladı kutunun üstüne dayadığı tornavidaya vurmaya… Ama bir türlü olmuyordu.

Kutunun kaydığını bahane edip masanın yanına monte edilmiş mengeneye sıkıştırarak tekrar denedi. İş iyice inada binince eline bir murç alıp balyozla vurmayı denedi Muharrem Efendi murcu tutuyor, Murat usta balyozu indiriyordu fakat nafile ancak küçük bir kaç çizgi oluşmuştu hepsi o kadar.

Yine bir beş-on dakika böyle uğraşınca hepsi birden bu işin olmayacağını kabul etmek zorunda kaldı.

Geldikleri gibi tek sıra, Murat ustaya teşekkür edip dükkândan çıktılar.

Önce Muharrem Efendi kendi evine girdi. Kapıyı kapatmadan önce Ümran teyzeye “Sonra, görüşüp konuşuruz.” anlamında birkaç hareket yapmayı da ihmal etmedi.

Sonra iki bayan kendi bulundukları kata çıktılar. Ümran hanım tam bir şey söyleyecekti ki en alttan, sokak kapısının açıldığını duydu ve sessizce el sallayıp, kapısını kapatıp evine girdi.

Serap kapıya yönelmişti ki, aceleyle çıkarken anahtarı da içeride, kapının üzerinde unuttuğunu anladı… Kapıya yaslandı yavaş yavaş kaydı ve eşiğe oturup her şeyini kaybeden biri gibi üzülerek başını önüne eğdi…

Aynı zamanda aşağıdan gelen ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu, bu Erol olamazdı çünkü işten çıkmasına daha bir saat vardı. Ama yanılmıştı işte, gittikçe yaklaşan ayak seslerinin sahibi Erol, karşısında olabildiğince gülen yüzüyle duruyordu.

“Güzelim ne bu halin, ne oldu sana? Kötü bir şey yok ya?” diyerek ne olduğunu anlamaya çalışan Erol’un boynuna sarılmak için ayağa kalkan Serap elindeki konserve kutusunu yere düşürdü.

Erol bir salça kutusuna bir Serap’a bakarak bir açıklama bekliyordu.

–Erol bu açılmıyor…

– Biliyorum güzelim, onun için yapıldı zaten…

Serap şaşırmış Erol’a bakıyordu…

– Ne diye şaşırdın güzelim?

– Ben… Ben sana evlilik yıldönümümüzde ilk kez yemek yapacaktım, her şeyi ayarladım ama salçayı düşünememişim, evde de yoktu sonra aklıma bu geldi ama bir türlü açamadık.

– Açamadık?

– Evet, komşudan rica ettik, o da açamadı, tamirhaneye götürdük onlarda açamadı…

Artık Serap hafif hafif ağlamaya, Erol ise gülmeye başlamıştı.

Erol işaret parmağıyla karısının dudaklarında “Sus” yaparken kendisi de anlatmaya başladı.

– Güzel karıcığım. Bu kutu, reklâm filmine özel olarak içi dolu çelikten yapıldı. Biz sadece üzerine salçanın etiketini yapıştırdık.

Salça hep kalitesiz domateslerden yapılır diye bilinir ya, işte bu marka salça taş gibi sağlam domatesler kullanıyor.

Hatta o kadar sağlam ki bu konserveyi binadan aşağıya atıyoruz bir şey olmuyor, kutunun üstünden arabayla geçiyoruz bir şey olmuyor. Niye? Çünkü bu salça sağlam domateslerden yapılmış…

Böyle bir imaj yaratmak için sahte bir kutu yani. Haydi, bırak şu ağlamayı artık, hem bak bu iş oldu diye tüm ekibe ikramiye verdiler. Evlilik yıldönümümüzde sana sürpriz yapmak için izin alıp erkenden çıktım… Seni dışarıda yemeğe götüreceğim…

Serap içine düştüğü durumu anladıkça daha da hırslanıp, iyice bağıra bağıra ağlamaya başladı…

Bu kadar gürültü patırtıyı duyan Ümran Hanım kapıyı açtı. Serap’ın ağladığını görünce Erol’a ciddi ciddi çıkıştı; “ Evladım vallahi ısrar ettim galetaların parasını kibarlığından almadı, yoksa parası bende… Sakın bunun için dövdüğünü falan duymayayım bak karışmam sonra, aşağıda avukat dostum var fena olur, demedi deme.”

Serap’ın gülerek, gözlerini silmeye başladığını gören Ümran teyze kapısını kapatınca içeride kendi kendine söylenmeye devam ediyordu

– Benimkisi melekmiş canım…