Takımı için


 Kahveci Rıza “Takım sevgisi nasıl olurmuş, anlatayım da görün” diye söze başladı.

“Bizim burada Ramazan diye bir çocuk var, nasıl ama biliyor musun? Hayatta takımına laf söyletmez. Millet bununla gırgır geçer, kızdırır, şakalaşır, hatta bu şakalaşmalar sonunda bazen iş kavgaya varırdı…”

“Askere gideceği gün arkadaşlarını toplamış bu, geldi kahveye, çıktı masanın üzerine…”

“Bakın ben sizin cenazenize gelmedim mi?” diyor, onlar da “Geldiiin” diye uzata uzata bağırarak cevaplıyorlar.

“Ben sizin düğününüze gelmedim mi?” diye soruyor, arkadaşları yine camide imama cevap veren cemaat gibi, hep bir ağızdan “Geldiiin” diyor.

“Kömürünüz geldi taşımaya yardım etmedim mi?

“Ettiiin”

“Hastanız oldu, o hastane, bu hastane en az sizin kadar koşturmadım mı?”

“Koşturduuun”

“Madem öyle, sizden kırk yılda bir, bir şey istiyorum da, niye olmaz diyorsunuz?”

“Olmaaaz!”

“Ya ne olur yapmayın ya! Hepi topu ‘en büyük asker bizim asker’ diye bağıracağınıza, ‘en büyük takım Fenerbahçe’ diye bağıracaksınız”

En sonunda arkadaşları Ramazan’ın isteğini, zaten askere gidiyor diye kabul ediyor. O akşam bunlar Ramazanı kırmayıp gara gidince “En büyük takım Fenerbahçe” diye bağırmaya başlıyorlar. Böyle olunca haliyle, bizim milleti de biliyorsun, başka yerlerden de karşı takımların taraftarları bağırıyorlar.

Ben şahsım adına konuşuyorum bu takım olaylarını niye bu kadar abartırlar hiç anlamam. Neyse ben kaldığım yerden devam edeyim.

Otobüs garı oluyor mu sana stat gibi, millette bunlara uyarak kendi askerini “En büyük asker bizim asker” diye uğurlayacağına, tuttukları takım adına bağırmaya başlıyorlar mı?

Her taraftan bir ses çıkıyor. Ortalık iyice karışmış, öbek öbek insan. Havaya atılan biri daha yere inmeden, kimi yakalarlarsa kaldırıp indirip fırlatıyorlar mı sana? İnsanlar, kurtulmak için birbirinin üzerine basa basa kendini otobüse zor atıyor, öyle bir mücadele var senin anlayacağın. Biri fazla bağırıp uğurlayacağı adamı herkesten yükseğe mi fırlattı, haydaaa her şey sil baştan.

Bizim Ramazan’ın otobüsü kalkıyor. Ramazan otobüsün camından arkada kalanlara bir bakıyor ki, fener, cimbom derken kalabalık birbirine girmiş, oradakiler asker geçirmeye gelmemişler de sanki garı düşman ele geçirmiş bunlar da denize döküyor.

Ramazan yerine otururken, kendi kendine “Ne gerek vardı kavga etmeye fenerin büyüklüğünü bilmeyen mi var?” diyormuş.

Daha asker ocağına ayak bastığı gün, yeni elbiselerle ilk kontrolde, askeri kıyafetin altına biri sarı öbürü lacivert çorap giymesinden millet bunun ne manyak olduğunu anlamış. Başlamışlar bununla dalga geçmeye; takımlarla ilgili şakaların ardı arkası kesilmeyip de kabak tadı vermeye başlayınca, en koyu fenerliler bile bu durumdan bıkmaya başlamış. Millet artık Ramazan’ı gördüğü yerde kaçmaya başlıyormuş. Bütün arkadaşlarınla işi, eninde sonunda bu fener konusuna getiriyor, muhabbetin en güzel yerinde hayalleri alt üst edip hoşnutsuzluk yaratıyormuş.

Hiç arkadaşı kalmayıp da iyiden iyiye yalnız kalan Ramazan’ın halini görüp de üzülmemek elde değilmiş. Ramazan’ın saflığını anlayan bir komutanı bunu kendi yanına şoför olarak almış. Ara sıra nasihat ediyormuş “Oğlum biliyorum Fenerbahçe’yi çok seviyorsun ama bak, kendini kaybetme, biraz akıllan artık, yarın öbür gün teskereni alıp eve dönünce ekmek peşine düşeceksin, herkes seni askerliğini yaptın diye adam akıllı erkek yerine koyacak, bırak bu çocuklukları.”

Kalbini kırmamak için de, kendisi Galatasaraylı olmasına rağmen “Bak hem askersin sen, asker adam ayrım yapmaz, milli takımı tutar” diyormuş.

“Valla, helal olsun adama çok baba biriymiş değil mi? Ben zaten şahsım adına konuşuyorum. Bu takım olaylarını niye bu kadar abartırlar hiç anlayamam.” Neyse bizim Ramazan, komutanının bu kadar nasihatinden sonra ne dese beğenirsiniz? “Komutanım, tamam milli takımı da seviyoruz ama zaten milli takımı tutanlar da yine feneri tutuyor sayılır, baksana milli takımın son kadrosunda futbolcuların yarısı Fenerbahçeli.”

Komutan anlamış ki bu Ramazan adam olmaz. Ne ceza, ne nasihat buna hiç bir şeyin faydası olmaz. Ramazan fener diyor başka bir şey demiyor.

Askeriyenin kaldırımlarını sarı kireçle boyuyorlar bu “Böyle eksik oldu” diyor, yanına lacivert arıyor, zor durduruyorlar. Bari iş verelim oyalansın, kavga etmesin milletle diyorlar, dağa taşa “Önce vatan” yazdırmaya gönderiyorlar. Bu çıkıyor başçavuşun yanına, başçavuş bunu dışarı atıp arkasından bağırıyor “Ulan sen manyak mısın? ‘Önce vatan’ yazısının altına ‘Sonra da fener’ diye yazıldığı nerede görülmüş?”

Evet dese Ramazan bu “Ha!” deyip gidip yazacak. Bir gece nöbetinde komutanı, kontrol için yanına gitmeden önce, ne yapıyor diye bunu gözetliyor. Ramazan kafasını kaldırmış öyle durmadan “Ay”a bakıyor. Devriye gezen nöbetçi komutan birden Ramazan’ın yanında bitmiş. “nereye bakıyorsun lan öyle iki saattir, adam gibi nöbet tutsana” Ramazan komutanı görünce kendini toparlamış tabii, başlamış derdini anlatmaya; “Komutanım” demiş, “Bizim memlekette de zamanı gelince, bilim ilerleyip de ‘Ay’a gidilebilir mi?” “Niye gidilmesin oğlum, zamanı gelince, el nasıl gittiyse biz de gideriz.”

“Peki komutanım oraya gidip de bayrağımızı da diker miyiz?”

“Dikeriz oğlum”

“Peki komutanım, aynı yerde askerlik yapıp da savaşta şehit düşen arkadaşın hakkı ödenir mi?”

“Hiç bir şey vatan uğruna şehit olmaktan daha önemli olabilir mi oğlum? Tabii ki ödenmez”

“Peki komutanım, bir askeriniz şehit olsa son arzusunu yerine getirir miydiniz?”

“Canım pahasına”

“Öyleyse komutanım, ben burada şehit düşersem, ilerde de bizimkiler ‘Ay’a giderse, siz de o ‘Ay’ın üstüne dikilecek bayrağın yanına büyük bir fener bayrağı diktirmezseniz, öbür dünyada iki elim yakanızda olur haberiniz olsun”

“Bak yemin ediyorum, Ramazan anlatıyor yalanı varsa onun boynuna, ben onun yalancısıyım” Neyse, bir gün komutanıyla jipte giderken komutanı bunu kızdırmak istemiş, “Ne o Ramazan sesin soluğun çıkmıyor, hani en büyük fenerdi? Ulan nasıl fenermiş bu böyle, üç tane birden yemişler” demiş. Demesiyle de bizim Ramazan “Zınk!” diye durdurmuş jipi.

“Ne oldu oğlum, niye durdun? Gitsene.”

“Gitmem, kimse fenere laf edemez”

“Oğlum ne biçim adamsın sen, şaka yaptık sana, manyak mısın sen, yürü git”

“Ben anlamam komutanım, lafını geri al”

“Emrediyorum oğlum, bas gaza”

“Hayatta olmaz ‘en büyük fener’ diye bağırmadan bu jip bir santim gitmez”

Ramazan artık burada ipleri koparmış ama komutan görmüş geçirmiş, tecrübeli biri. Eee, koskoca komutan, çekil de ben süreyim o zaman diyecek hali yok ya. Bir yandan bizimkinin biraz kaçık olduğunu da biliyor, dövse olmaz, sövse olmaz, “Peki ulan, en büyük fener” demiş.

Demiş ama askeriyeye dönünce çağırmış çavuşları “Alın ulan bunu başımdan, atın onbeş gün disiplin cezaevine, çıkınca da götürün levazım deposuna, öbürlerinle beraber yükleri taşısın dursun, görsün bakalım emre itaatsizlik nasıl oluyormuş…” diye emir vermiş.

Ramazan onbeş gün yatmış nezarethanede, oradakiler kurtarın bizi bunun fener muhabbetinden diye yalvarıyorlarmış artık ama o ayrı bir konu, çıkınca bütün yükü buna çektirmişler. Üstüne atılan iki un çuvalının altında inlerken bile hâlâ “Koskoca komutan olmuş ‘Fener nasıl üç tane yedi?’ diyor. Fener üç tane yerse, rövanşında beştane atar, bunu dünya alem biliyor” diyormuş.

“Valla ben Ramazan’ın yalancısıyım öyle bakma”

“Yaa, işte böyle bizim Ramazan, rahmetli babasının hatırı olmasa hiç çekilmez ama neyse işte. Haa! Unutmadan Ramazan’ın işten çıkma vakti yaklaşıyor. Şu duvardaki Galatasaray posterini indir de fenerinkini as. Yoksa camlara kovayla sarı lacivert boya döker de yine bir hafta da zor temizleriz.”


“Bak şahsım adına konuşuyorum, bu takım olayını niye bu kadar abartırlar anlamıyorum valla, şöyle efendi efendi, adam gibi olsalar… Değil mi?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder