Tamirhane


Kısa pantolonlu zamanlarım, yine bir yaz günü, hem de bayram. İlk harçlığımı alıpta – artık ilk elini öptüğüm kimse?- tırmanmaya başlamışım Dolapdere’nin dik yokuşunu.

Hedefim, yeni keşfettiğim, tekerlekleri büyük bisikletlerinki kadar kocaman olan, üç tekerlekli kiralık bisikletler.

Elli kuruşu verip, sanki hiç inmeyecekmişim gibi kuruluyorum bisiklete. Bisiklet benim olsa bu kadar sahiplenmem. Derken yüz metre gidip de, o hızla boş toprak arsada birden dönmeye kalkınca, paldır küldür kendimi yerde buluyorum. Bisikleti öylece devrilmiş vaziyette bırakıp, dizlerimdeki yaralara bakarak, oflaya puflaya, birazda üstüm başım kirlendi diye annemden korkarak evin yolun tutuyorum.

Daha bir mahalle geçmeden ara sokaklardan birine dalıyorum, kepenkleri yarıya kadar çekili bir dükkân, önünde bir çeşme, elim yüzüm kir içinde, yıkanıp temizlenmeye çalışıyorum.

Düşünce dizlerim gibi ellerimin içi de soyulmuş, sudan avuçlarım yanıyor üstüme siliyorum.

Dükkânın önüne bir sandalye atıp oturan adam bana bakıyor.

“Ne oldu evladım sana, kavgamı ettin?”

“Yok amca bisikletten düştüm.”

“Çok mu seviyorsun bisiklete binmeyi?”

“Evet.”

“Ya arabaları?”

“Arabaları da çok severim amca.”

Derdimi sorup ilgilendi diye, adamı kendime yakın bulmalıyım ki bir bayram harçlığı da buradan çıkartabileceğimi düşünerek, eline sarılıp kaşla göz arası başıma götürüyorum.

“Bayramın mübarek olsun amca…”

Adam çıkarıp bir lirayı yarı ıslak elimin içine bırakıyor.

“Bu adettendir ama bu da benden” diyerek, dükkânın kepengini büyük bir tangırtıyla açıyor.

“Hadi bin.”

O güne kadar gördüğüm en güzel araba duruyor karşımda ve öylesine büyük bir hayranlıkla bakıyorum ki adam dayanamayıp “Bir tur atalım mı?” diye soruyor.

Başımla evet diyorum.

“Dün gelecekti sahibi, bayrama yetişecek diye de o kadar acele ettik, ama neyse işte, gelir diye bayram günü dikildik dükkânın önüne”…

“Okula gidiyor musun?”

“Evet”

“Kaça?”

“Üçe geçtim bu yıl”

“Aferin… Adın ne senin bakayım?”

“Ali”

“Aferin Ali. Benimki de İsmail, İsmail usta”

“Bak ne diyeceğim, bu yaz burada çalışmak ister misin?”

“İsterim, hem de çok, ama ya annem, babam?”

“İyi o zaman, sor bu akşam, olur derseler, yarın babanla gel.

“Yok yarın değil, bayram geçsin öyle.”

“Peki amca”

Araba yavaşlayarak dükkânın önünde duruyor.

Arabadan inip koşa koşa eve gidiyorum. Apartmana girince, hiçbirini atlamadan her katta, su saatlerinin kutularına elimle dan, dan, dan vurarak bir çırpıda yukarı çıkıyorum. Apartmanı birbirine katan gürültümden, geldiğimi anlayarak kapıda beni bekleyen anneme

“Bil bakalım ne oldu?” diyorum.

Annem daha beni dinlemeden, çoktan unuttuğum bisiklet kazamın yara berelerini farkederek “Ne bu üstün başın” diye azarlıyor.

“Dur anne bak ne diyeceğim, bisikletten düştüm ama birşey olmadı merak etme. Elimi yüzümü yıkamaya çeşmeye gittim, orada bir amca vardı tamirhanenin ustası” diye başımdan geçenleri anlattım.

Cevap olarak uzun uzun anlattıklarından aklımda tek kalan “Akşama baban gelsin de o’na sorarız” oldu.

Bayramdan sonraki ilk gün babamla İsmail ustanın tamirhanesinin kapısındayız. İsmail ustayla babam öylesine bir muhabbete giriyorlar ki beni unutuyorlar.

Olanları bilmesem babamın İsmail ustayı daha önceden tanıyıp bu işi planladığını düşüneceğim.

Derken işe başlıyorum.

İlk görevim dükkânın önünü süpürmek.

Birinci hafta sonunda yavaş yavaş bana verilen işler artıyor. Akşamları iş bitince takımları benzinle temizleyip, parlatıp yerlerine asmaktan, sabah gelir gelmez çayı ocağa koymaya kadar, herşey benden soruluyor.

Bir şeyler yapabildiğim için halimden memnunum.

Tek sorunum sigara izmariti.

Evet, bir izmarit.

Sabahları dükkânın önünü süpürdükten sonra, çayı demlemeye içeri giriyorum ve ocağın altını kısıp çaydanlığın kapağını kapatınca usta arkamda beliriyor.

“Günaydın Ali, dükkân pırıl pırıl olmuş, kaldırımı da süpürmüşsün, eline sağlık. Yalnız şu izmariti görmemişsin herhalde…”

Evet, bu hemen hemen hergün böyle devam ediyor.

İkinci ya da üçüncü hafta, haftalığımı alıp lunaparkın civarında dolaşıyorum. Parlak görünüşlü, ışıklı, müzikli ne varsa bir dükkâna doldurmuşlar.

Diğer çocuklar gibi dayanamayıp bakıyorum vitrine. O güne kadar hiç görmediğim küçüklükte, minik bir el feneri dikkatimi çekiyor, tam bir kalem pil boyunda.

“Amca bu kaç para?”

Yetmişbeş lira haftalığımdan, elli kuruş eksikle elimde fener, sağını solunu kurcalayıp, aça kapaya epey bir yol gidiyorum. Derken pat düşüyor, bu kadar kurcalanmaya dayanamayan el feneri.

Kırılıp bozulsa üzülmeyeceğim, yürüdüğüm kaldırımın yanındaki parmaklıklara çarpıp, aşağıdaki boş arsaya atılmış kayalar arasında gözden kayboluyor.

Bir adam boyu yükseklikteki duvardan hemen aşağıya atlayarak aramaya başlıyorum.

Yok, yok, yok,

Uzunca bir aramadan sonra ümidimi yitiriyorum. Sanki feneri biri aldı götürdü. Üzüntüyle eve doğru giderken, öylesine sessizim ki yeni kot pantolonumun birbirine sürten paçalarından gelen fırst, fırst seslerini bile duyabiliyorum.

Akşam yatağımda birden doğruluyorum, acaba düşerken ışığı yanıyor muydu?

Gündüz bir türlü göremediğim feneri, akşam karanlığında ışığı sayesinde bulmam çok kolaylaşır.

Bu fikir için kendimi kutlamakla birlikte, koca bir gün geçti, fenerin ışığı yanıyor olsa bile, şimdiye kadar pili çoktan bitip sönmüştür diye düşünüyorum.

Kendimi yatağa bırakarak, feneri bulup da yeniden kaybetmiş gibi üzüntüyle, uykuya dalıyorum.

Pazartesi işbaşı.

Çayı demleyip arkamı dönüyorum.

Yüzlerce kez aynı oyunu tekrarlayan ve rol arkadaşının sırası gelince, karşısındakinin söyleyeceklerini bilen tiyatrocular gibi bir yüz ifadesi takınıp ustamı bekliyorum.

Yanılmamışım.

“Günaydın Ali, aferin ellerine sağlık, yalnız şu izmarit…”

“Usta vallahi de billahi de demin yoktu. Nasıl oluyor anlamıyorum.”

Sonra ilk kez, şüpheyle İsmail ustanın yüzüne bakıyorum. Bu izmarit işini mahsusçuktan usta kuruyor olmasın?

İsmail usta ne düşündüğümü anlamasa da yüzümdeki ifadenin değişikliğinin farkına varıyor ve yanlış bir anlamayla, beni kırdığını düşünüyor.

“Bak evladım, izmariti önemsediğimden değil, sakın bu sigaraları sen içiyor olmayasın? Korkum bundan, eğer böyle birşey varsa çok üzülürüm, yazık körpecik ciğerlerine.”

Lafı ağzından alıyorum İsmail ustanın.

“Olur mu hiç öyle şey usta, ben aptal mıyım?”

Sonra İsmail ustanın da sigara içtiği geliyor aklıma.

“Yani öyle demek istemedim usta…”

Ustam gülerek “Eh, peki dememiş ol”

“Ama ben bu işin peşini bırakmayacağım usta”

“Hadi bakalım öyle olsun, hayırlısı…”

Öğle yemeği sonrası, ne İsmail usta ne bir müşteri, dükkân bomboş her çıktığım da merak edip tam olarak inceleyemediğim üst kattaki ıvır zıvırı karıştırmak için tam zamanı.

Üst kata çıkıyorum, büyük, askeri silah sandığı gibi bir kasa, içi arabaların modası geçmiş süsleriyle dolu.

Araba giderken sallanan yaylı plastik eller, fren yapınca başını sallayan köpek, parlak nikelajı yer yer dökülmüş Chevrolet arması ve o “şey”, evet o “şey” ama bu ne?

Camdan bir top, içi yarısına kadar su dolu ve içinde yazılar olan siyah bir top daha var. Açmaya çalışıyorum, imkânı yok açılmıyor.

Sokaktan geçen bir araba sesiyle kendime gelip cama doğru fırlıyorum, kimse yok ama karşı binanın ikinci katında o anda bana çok ilginç gelen birşey görüyorum.

Bir sürü, hiç görülmemiş, bilinmeyen, yüzlerce belki binlerce sigara paketi. Evet, her marka, her boy, her çeşit sigara paketleri, ilginç olan hepsinin evin duvarına yapıştırılmış olması ve duvar kâğıdı gibi heryeri kaplaması.

Aceleyle içi su dolu cam topu cepime atıp aşağıya iniyorum.

Akşam mahallede kime göstersem cam top için farklı birşey söylüyor. Merakımı gideremiyorum, evdekilere, eğer bu bir arabaya aitse, dükkândan aldığımı anlarlar diye zaten soramıyorum.

Ertesi gün cam top cebimde, işe yollanıyorum.

Bu sabah, herzamankinden farklı olarak, çayla uğraşmadan dükkânın önünü süpürüp içeri girince, kapının arkasına saklanıyorum.

İki üç dakika olmuyor ki tıp diye bir ses, bakıyorum izmarit, fırlıyorum dışarı.

Rengi solmuş mavi ceket ve aynı renkte kasketiyle bir çöpçü. El arabasının iki sapına ellerini koymak üzereyken, sınırı geçen düşman askerinin karşısına dikilir gibi çöpçünün önüne dikiliyorum.

“Dur bakalım!”

Çöpçü şaşkın bana bakıyor. Fırsat bilip sesimi de yükselterek soruyorum.

“Niye buraya atıyorsun izmaritini? Bir de çöpçü olacaksın.”

Adam ilk kez onun ne yapıp, yapmaması gerektiğini anlayan biriyle karşılaşmanın heyecanına kapılıp ne diyeceğini bilemiyor.

“Siz koca mahalleyi çöpe buluyonuz da, ben ses ediyom mu? Sabahtan sabaha, kel bakkalın verdiği beleş bir cuvara, onu da hesaplayıp da mı içeceğidim?”

“Onu bunu bilmem, bir daha buraya atma, bak her sabah süpürüyorum, ustam izmariti görünce süpürdüğüme inanmayıp kızıyor.”

“Haaa… Dimek o sensin. Buranın mahallelisi tembeldir. Bir allahın gulu çıhıpta timizlemez önünü. Bende bu kim ki diye merak eder dururdum”

Söylene, söylene yoluna devam ederken birden durup bana doğru dönüyor.

“Ayrıcana çöpçü değil, timizlih hizmetlisi.”

Ben işi çözmenin haklı gururuyla, dükkâna çayı koymaya giderken, ustam köşeden görünüyor. Karşı camdan, az önceki tiyatroyu izlediği gözümden kaçmayan, evinin duvarları sigara paketleriyle kaplı komşumuz bana bakıp sırıtıyor.

“Günaydın Ali.”

“Günaydın usta, çöpçüymüş.”

“Kim çöpçüymüş?”

“İzmariti atan usta.”

“İzmariti çöpçü mü atıyormuş?”

“Yaaa…”

“Allah allah, neyse, koy bakalım çayları.”

“Bu iş yüzünden çayı demleyemedim usta, şimdi koyarım”

“Olsun ziyanı yok” diyen usta gözlerini kısıp, pantolonuma dikiyor gözlerini, “Gel bakayım sen, ne oldu bacağına?”

Bende aynı yere bakıyorum ama birşey göremiyorum.

İsmail usta eliyle şişkinliğe dokunuyor.

Aman allahım, top, cam top! Nasılda unuttum.

Birden kıpkırmızı oluyorum, bir sıcaklık kaplıyor yüzümü, yutkunarak elimi cebime atıyorum.

“Depodaki sandıktan aldım usta. Dün Akşam takımları temizleyip yerine kaldırırken, üst katın camı açık kalmış mı diye bakmaya yukarı çıktım. Karanlıkta dışarıdan sandığa vuran ışıkla bu parlayınca ne olduğunu merak ettim. Sormak için yanıma aldım, esastan da bu ne usta?”

Heyecanım dinmişti, gerçekten de kötü birşey yaptığımı düşünmüyordum, sadece merak etmiştim.

Ustam bir yandan ocağın altını yakıyor, bir yandan da bana cevap veriyordu.

“O merak ettiğin şey genelde denizlerde kullanılan bir pusula. Hangi yöne gittiğini gösterir. Nereye gidersen git üstündeki işaretlere bakarsan kaybolmazsın. Tabii arabada ne işi var diyeceksin, bir zamanlar modaydı, her arabanın ön camının içine yapıştırılırdı. Sanki İstanbul’da yol soracak adam kalmamışta, pusulayla yol bulacaklar.”

Yanıma gelip oturdu.

“Az daha unutuyordum, al bakalım şunu, dün akşam çakmağı düşürünce bir de baktım kayaların arasında bu, senin olsun. Tam da denk geldi, bundan sonra yukarı çıkınca karanlıkta kalmazsın.”

İnanamıyordum, ustamın elindeki benim fenerimdi. Sevinçten dayanamadım sarıldım boynuna “Sağol usta”

Böylece günler geçti, yaz tatilimin son haftasına yaklaşıyordum. İşler genel bir düzene oturmuş, artık neler yapabileceğimi öğrenmiş, hatta takım vermek için ustamın yanına, arabanın altına girince, zaman zaman kendimi bütün arabalardan anlayan, usta bir tamirci sandığım bile oluyordu.

Her sabah çöpçüyle olağan izmarit muhabbeti ve her akşam elimin yüzümün kiri için bağırıp duran annem haricinde her şey yolundaydı.

Taa ki tamirhanedeki son günüme kadar…

O gün yine sıradan işlerimi yapıp, ustama yardım ediyordum. Büyük bir motorun tamiri bitmiş, temizlenip, eskisi gibi, arabaya, yerine monte edilecekti.

Ustam büyükçe bir leğene benzin doldurmuş içine de motorun ufak tefek parçalarını boca etmişti.

“Senin kuvvetin yetmez” diye beni kenara itip, eline de zımparayı aldı. Bir güzel parçaları benzinle leğende yıkayıp tek, tek zımparalamaya başladı.

Önce “Senin kuvvetin yetmez” demesine bozulmuş, ama sonra, onun bütün kuvvetinle, parçaları zımparalamaya çalışırken terleyen alnını görerek, pekte tahmin ettiğim gibi kolay bir iş olmadığını anlamıştım.

Yer yer, leğenin çevresinde, sağa sola dökülmüş benzin lekelerinin içindeki rengârenk yansımaları seyrederken, İsmail ustanın sesiyle irkildim.

“Koş bana yukarıdan zımpara kutusunu getir, bunlar gebermiş”

Merdivenleri ikişer ikişer trabzandan tutarak çıkıyordum ki “Voff” diye bir ses ve hemen ardından, ustamın “Yandım!” diye bağırmasını duydum. Palas pandıras, yarı yuvarlanarak ustama doğru koşmaya başladım.

İsmail ustanın saçları, beyaza yakın sapsarı bir ateşle yanarken, irili ufaklı alev dilleri elbisesinin üzerinde geziniyordu.

Kendisini o anki panikle arkaya atınca, biraz olsun uzaklaştığı cehennem ateşinden beter leğendeki alevler; vücudunun tamamı toprağa gömülmüş bir ejderhanın açıkta kalan ağzından fışkırır gibi, neredeyse iki metreye ulaşıp, sıcaklığını yüzümüze vuruyordu.

Yardıma ilk koşan da, yangını başlatan sönmemiş izmariti, böyle bir şeye hiç ihtimal vermeden kaldırıma atan çöpçü oldu.

Tüm giysilerini çıkarıp İsmail ustanın üzerini sararak yanmasını önleyen çöpçü, olayın hem faili hem de kahramanıydı.

Şaşkınlığını üzerinden atınca İsmail ustanın ilk lafı “Ucuz kurtulduk” oldu.

Karşı apartmandaki duvarları sigara paketi kaplı komşu “Geçmiş olsun, geçmiş olsun” diye bağırıyordu.

Olay anında çevreden yardıma koşan esnaf ise, üzerine düşeni yapmış olmanın rahatlığı ile bir yandan İsmail ustayı teselli ediyor, bir yandan da yanıkların yol açtığı yaraları kontrol ediyorlardı.

Kel bakkal olağanüstü tıbbi bir buluş yapmış gibi “Buz! Buz!” diye bağırdı.

Herkes öylece ona bakıyordu.

Karşı apartmandaki komşu “Gel oğlum gel, yengen versin sana” diye yukarıdan seslendi.

Ben onların kapısına doğru koşarken, dükkânın önündekilere, biraz da havayla “Yeni aldık buzdolabını, yoksa bu sıcaklar çekilir mi?” diyordu.

Merdivenleri çıkarken üst kattan, daha önceden açık bırakılmış, beni bekleyen kapıdan süzülen ışık, apartmanın içini yarı yarıya aydınlatıyordu.

Çıkarılan buzlardan birinin lavoboya düşünce çıkardığı tangırtılı yuvarlanma sesine, buzlukla fayansa vurma sesi karışıyordu.

Kapının önüne geldim bakışlarım, hep salonda, hiç ayrılmadan camda oturan adama yöneldi.

Bir an nefes alamadım.

Orada öylece dondum.

Daha önce, bir kaç kez gördüğüm teyze “E! Alsana oğlum.” diye beni, buzları koyduğu kapla dürtmese, herhalde sonsuza kadar orada öyle donmuş gibi kalacaktım.

Birden ustam aklıma geldi.

Kaptım buzları, fırladım merdivenlerden.

Apartman kapısına gelişim ve koşarak ustamın yanına varmam sanki bir, iki saniye sürdü.


Ustama ” Usta, usta” dediğim anda, İsmail usta yüzünü buruşturup, “Biliyorum, biliyorum, belden aşağısı yok adamın, sigara yüzünden kesmişler bacaklarını. O da ancak kutularını toplayıp, koleksiyonunu yapıyor şimdi sigaraların” diyerek, kendi haline bakmadan üzülüp başını öne eğdi.