Berber Sami

(Berber Sami abinin anısına…)


Bekçi, mezarın ayakucundaki karaltıya sessizce arkasından yaklaştı.

Kenardaki toprakları mezarın üzerine taşıyan adamın omuzuna, copunun ucunu bastırarak seslendi.

– Sakın kıpırdama.

Adam sıçrayıp, bir an için korkuyla ayağa kalkmaya yeltendiyse de omuzundaki copun ağırlığıyla tekrar dizlerinin üstüne çöktü. Eliyle damağını kaldırıp derin bir nefes aldıktan sonra kalbini tuttu.

– Yüreğime iniyordu.

Adamın yüzünü görmek için “Dön!” diyen bekçi, copunu yavaşça geri çekti.

– Ne yapıyorsun bu saatte burada? Hırsız mısın lan yoksa sen?

– Aman abi ne hırsızı…

– Hırsız değilsen gecenin bu vakti ne işin var mezarlıkta? Çıkar bakayım kimliğini… Yavaş haa… Bir yanlışta yakarım bak karışmam.

Yavaşça elini cebine götüren adam cüzdanını çıkarıp kimliğini bulup bekçiye uzattı.

– İşte abi buyur kimliğim.

Aldığı kimliği ışığa tutmak için havaya kaldıran bekçi, bir adama bir kimliğe baktı.

– Adın ne?

– Adnan.

– Bu saatte burada ne işin var Adnan?

– Mezar ziyareti diyelim abi.

– Anlaşıldı, senin ziyaret bu gece nezarethanede bitecek herhalde… Bu saatte mezar ziyareti mi olur ulan? Dalga mı geçiyorsun? Gündüzler torbaya mı girdi?

– Abi vallahi kötü bir niyetim yok.

– Onu bunu bilmem, yürü karakola gidiyoruz.

– Aman abi gözünü seveyim.

– Ne bileyim ben senin mezarlığa hırsızlık için girmediğini?

– İzin ver ispatlayayım abi.

– Nasıl ispatlayacaksın ulan? Her şey gün gibi apaçık ortada.

– Yalanım varsa yarına çıkmayayım, nah şu mezarda yatan Sami abi için geldim vallahi.

Bekçi, gözlerini Adnan’dan ayırmadan, temkinli adımlarla mezarın başına doğru ilerleyip taşı okudu; “Sami ………. , ruhuna El Fatiha.” Ardından bir iki fısırtıyla dudaklarını kıpırdatıp ellerini yüzüne değdirerek “Amin.” dedi.

– Gerçekten de Sami’ymiş merhumun ismi. Ama senin de önceden okumadığını nereden bileyim?

– Vallahi değil abi, kendisini yakından tanır çok severdim. Yarın bir hafta olacak.

– Bunlar ispat sayılmaz.

– Böyle fakir bir semtte, böyle fakir fukaranın mezarında ne olacak da hırsız olsun abi? Bugüne kadar burada bir tane hırsızlık vaka’sına rastlanmış mı hiç?

– Bak bu doğru ama ya ilkine ben şahit oluyorsam.

– Pekiyi abi kazmaktan başka çarem kalmıyor o zaman.

– Delirdin mi ulan katiyyetlen olmaz. Hem günah zaten. Hem de adamı görüp ne yapacağım? “Evet bekçi bey, bu arkadaş benim ziyaretçimdir.” mi diyecek merhum? Tövbe, tövbee beni de günaha sokuyorsun bak.

– Yok abi, olur mu hiç öyle şey? Ben kazayım derken, ayakucuna küçük bir kutu gömdüm onu çıkarıp gösterecektim.

– Allah, allah… Ne kutusuymuş ulan bu? Kaz çabuk. Ulan sen nasıl Müslüman evladısın? Günah değil mi böyle şeyler bizim dinimizde?

– Abi vallahi de, billahi de Sami abinin vasiyetiydi. Kutuda da sadece bir makas, bir tarak, bir de ustura var. Tıraş kutusu yani… Merhum, berberdi de.

– Hiç de böyle şey duymadım. Firavun mu lan bu, eşyalarını da yanına gömüyorsun.

– Yok be abi. Garibanın, yalnızın, boynu büküğün biriydi Sami abi. Ben kendimi bildim bileli bizim mahallenin berberiydi. Benim babam daha ben doğmadan ölmüş, o da babasız büyümüş, belki bu yüzden birbirimizi iyi anlardık, hep kollardı beni. Yeri geldi baba oldu yeri geldi arkadaş oldu.

– Çıkart kutuyu. Eğer varsa öyle bir kutu, bırakacağım lan seni. Az manyak değilmişsin sen.

– Kutuyu geri koyacak mıyız abi?

– Hele bir çıkart da düşünürüz.

Adnan bir yandan mezarın ayakucuna yakın bir yeri yavaş yavaş eliyle açıyor, bir yandan da başında dikkatle kendini gözleyen bekçiye Berber Sami’yi anlatıyordu.

– Gostivar’dan gelmiş zamanında, kendi deyimiyle “Güçmen”di. Bizden çok severdi buraları. Hep azla yetinmesini bilen, buraların bolluğunu kıymetini bilmediğimiz için bize kızan, candan, olduğu gibi biriydi.

– Dur bakayım! Dur! Ne var öyle senin ceketinin cebinde?

– Bir şey değil abi. Tekel birası.

– Ulan hiç mezarlığa içki sokulur mu?

– Kendime değil abi… Sami abiye.

– Ohoo! Sen iyice sıyırmışsın. İşimiz var senle.

– Vasiyet abi, vallahi vasiyet, yoksa böyle bir şey yapar mıyım hiç? Söz verdim bir kere, boynumun borcu. Sami abi Tekel birasını elinden düşürmezdi. Beyaz önlüğünün cebinden çıkarttığı şişeden bir fırt çekip arkasından da üzüntülü üzüntülü başını sallar ve karşısındaki kim olursa olsun “Tito gitti, Yugoslavya bitti.” derdi. Ahh! Sami abi, ahh!

– Değişik bir adammış.

– Bir tanısaydın sen de severdin abi. Dükkânının bulunduğu pasajın üstündeki düğün salonunda bir düğün olmasın; davul zurnayı duyar durmaz koltukta bıraktığı, yüzünün yarısı köpüklü müşteriye bile aldırmadan hemen dışarı fırlardı. Ayağında beyaz sünger tokyolarla yukarı çıkar, davetlilerin “Bu da kim?” diyen bakışları altında pistin ortasına atlar, ellerini taa havaya kaldırıp başının üstünde birleştirerek, döne döne oynamaya başlardı. Çalan hava ne olursa olsun hiç ayırt etmez, biraz neşesini bulunca da cebinden birasını çıkarıp bir fırt aldıktan sonra mutlaka mutluluklar dileyip, cebindeki üç-beş kuruşu da ya geline, ya damada takar, tekrar dükkana dönerdi.

– Aşağıda bekleyen müşteri bir şey deyip kızmaz mı peki?

– Kızmak mı? Ne kızması, onun öyle tatlı bir dili vardır ki ne yaparsa yapsın kızmak kimsenin aklına bile gelmez.

– Diyelim biri kızdı.

– Kimse kızmaz diyorum… Ama diyelim biri kızdı; hemen eliyle koluyla karşısındakine öyle bir ciddi ciddi “Gostivar’da gürdüm ben bir deprem, te booyle karşıki dağların ucu değerdi bizim evin önüne. Olsaydı şimdi deprem, daha iyiydi?” derdi ki, kim olsa dayanamaz güler, kızgınlığı falan kalmazdı.

– Çıkarttın mı? Ver bakayım şu kutuyu.

Adnan’ın çekine çekine kendisine uzattığı kutuyu eline alıp kapağını açan bekçi gerçekten de kutunun içinde söylenenler olduğunu görünce neredeyse hiç şaşırmadı.

– Önce inanmadım ama ne yapalım vazife. Kontrol etmek zorundayız biz de. Senin elinden yüzünden belli zaten temiz biri olduğun. Al bakalım koy bunu yerine.

– Dedim ya abi vasiyet, yoksa ne işim var benim mezarlıkta bu saatte. Hayır, gündüz millet görüp başka bir şey düşünür diye yani.

Adnan, yerine koyduğu kutunun üstünü kapatırken bekçi sordu: “Hiç evlenmemiş mi?”

- İlk geldiğinde bir öğretmenle evlenmiş ama bir iki yıl sonra çocukları olmayınca, öğretmen hanım bunu boşamış. Benim anladığıma göre, içmeye bu yüzden başlamış olsa da bu olayın ardından yıllar geçtikçe Sami abi bunu da kendince eğlenceli hâle getirmişti. Soranlara da nerden bulduysa artık, yanında taşıdığı bir kâğıdı çıkarıp okurdu “Refakat-i yek vucudane neticesi, kelime-i muammayı izdivacın hali hep aynı…”

– Sen nasıl aklında tuttun bunu be?

– Sen de her gün elli kere duysaydın…

– Demek ki adamın içine yer etmiş acısı.

– Hem öyle… Hem öyle değil… Bir garip durum, bir garip adam. Hem neşeli hem üzüntülü. Bir tek bu değil ki, beğendiği her şeyi böyle yazar, yanında taşırdı.

Mesela ne zaman iki üç arkadaş içmeye, dışarılara bir yere gitsek, yine muhabbetin bir yerinde gülerken bu ayağa kalkar, inatla cebinden çıkardığı kâğıtlar arasında bir şeyler arar, en sonunda da bir peçetenin üstüne yazdığı şarkının sözlerini bulur okumaya başlardı; “Baharın gülleri açtı. Ah! Yine mahzundur bu gönlüm. Etrafa neşeler saçtı, beyhude geçti bu ömrüm.” Sonra dayanamaz ağlardı, bizi de ağlatırdı.

Adnan işini bitirip mezarın yanına oturunca, bekçi de Adnan’ın yanına oturdu. Anlattıkça daha da bir hüzünlenen Adnan sigarasını çıkarıp bekçiye tuttu. İkisi de sigaralarını yakınca Adnan derin bir nefes çekip anlatmaya devam etti.

– Sami abinin pek sağı solu belli olmazdı, hem neşeli, hem üzüntülü dedim ya; gülerken birden ağlar, ağlarken birden gülerdi. Bilmeyen deli sanır ama bir anlatsın sen de ağlarsın. Dükkânında kömür sobası vardı ve her zaman o sobanın altında küllere gömülü birkaç patates olurdu. Müşterisi varsa müşterisine, yoksa yoldan geçen çocuklara külde pişen patatesleri kendi ellerinle soyar, ağızlarına yedirirdi. İstemeyen, ağzını büzüştürüp, kendini geri çeken olursa “Gostivarda radyo çeksin diye dedem antene takardı patatesi. Evde kalmayınca lukma, gece kalkıp çiğ çiğ yerdik gizlice dedemden. Beğenmiyorsun şimdi sen şuncağızı?” deyip, birden ağlamaya başlardı.

Ya da birden, evden getirdiği torbayı kaptığı gibi dükkânından fırlar, çocukça bir neşeyle gülerek kuşlara bayat ekmek ufalamaya başlardı. “Kuşları çok seviyorsun Sami abi.” deyince başlardı gülerek anlatmaya: “Çok kurtardım ben unlardan be askerdeyken, sabahları su içeyim derken fark etmez bunlar suya girince ayakları buz tutar, hapis kalırlar su birikintisinde. Uçar ama aklı yoktur unların, ne yaparsın”

– Allah rahmet eylesin, iyi bir adamcağızmış. Burada çekmiş orada çekmez inşallah.

– Çok sulu gözdü Sami abi. Cennete gitse ağlayacak bir şey bulur yine o. Gagarin’den öncekilere bile ağlardı.

– O kim ki?

– Rusların kozmonotu, uzaya ilk çıkan insan.

– Ona neymiş ki elin gagalısından?

– Gagalı değil Gagarin, Yuri Gagarin ama o da ona ağlamıyordu ki zaten. Ondan öncekilere ağlıyordu. Bana hep derdi ki: “Bak Adnan, bunlar derler ya Gagarin uzaya ilk giden adamdır diye, gürmedim ümrümde boyle yalan. Gagarin ilk dönebilendi, süylemezler onu. Undan ünce bilmem ki kaç kişi gitti de dönemedi, kaldı taa uracıklarda. Na kaldır başcağzını bak hepten mezarlıktır uralar. Yazık günahtır be ya bilim için feda etmiştir bunlar kendini, gürür müsün ilim irfan aşkını?”

– Buna ağlıyor muydu esastan?

– Hem de nasıl… İki gözü iki çeşme.

– Kalk o zaman dök şu “Tekel”i berber Sami abimizin üstüne. Ama bir daha da gece vakti görmeyeyim seni buralarda. Kalk, kalk bakma öyle…

(Öykü - Tarkan İkizler)