Bozkır bey, otobüs ve kahramanlar…

Gece gündüz demeden yazıyor, aklıma gelen her şeyi not alıp hikâyelerime aktarmaya çalışıyordum. Bu çalışmalar sonucunda elde ettiğim üç beş hikâyemi çeşitli yayınevlerine göndermiş, gelecek cevapları bekliyordum.

Hikâyelerimden kopyalar alıp postaya verdiğimi unutmak üzereyken, apartman boşluğunda elektrik saatlerinin arasına sıkıştırılmış, sarı, büyük bir zarf uzun geçen bekleme süresini coşkulu bir zafer gününe dönüştürmüştü.

Sahibi olduğu yayınevine, rengârenk, uçan minik bir canlının ismini koymayı uygun gören Bozkır Bey hikâyelerimden övgüyle bahsediyor hatta bazılarının yayınlanabileceği ümidini veriyordu.

Daktilodan çıkmış yazısını okudukça Bozkır Bey’in gönlümdeki saygınlığı yükseliyor, kendisini görmemiş olsam da nasıl biri olduğunu az çok tahmin edebiliyordum… Onu, ya matbaadan yeni gelen baskıları kontrol edip sağa sola emirler yağdırırken ya da radyosundan gelen klasik müziğin sesini kısıp karşısındaki masada oturan sekreter kıza “Yaz kızım…” derken hayal ediyordum…

Bozkır Bey’in belirttiğine göre tek sorun; yazdıklarımın pek gerçekçi olmamasıydı. 

“Hikâyeler güzel…”di de “İnsan nerede?”ydi. “İyi bir hikâye yazarı olmak için sadece hayal gücü yeterli değildi.” 

“…biraz da gözlem yapıp insanları, sokaktaki gerçek insanları…” yazılarıma konu etmeliydim.

Evet, bu eleştirilerde yer yer haklıydı ama benim de bir kaç itirazım olacaktı. Tabii ki Alpler’de yaşayan bir köylünün hayatı gibi farklı kültüre sahip insanlar okuyucuya ilginç gelecektir, iyi güzel ama ya bizim insanlarımız onlar öyle mi ya? Herkes birbirini tanıyor, herkes aynı elbiseleri giyip aynı “İkinci” sigarasını içiyor, böylece iç içe yaşayıp gidiyorlar kimi kime anlatacaksın?

Bu açıklamaları yapmak ve karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak üzere Bozkır Bey’in yayınevine gitmeliydim. Evet en kısa sürede gidip görüşmeliydim, hatta hiç zaman kaybetmeden sıcağı sıcağına yarın gitmem en doğrusu olur diye düşündüm…

Öğleye doğru adıma gelen zarfı da yanıma alarak yola çıktım. Bindiğim otobüs tıka basa dolu olmasına rağmen halimden memnun, ayakta dikilip kendini iyice kabul ettirmiş ve herkes tarafından tanınan bir yazar edasıyla en küçük bir ayrıntıyı bile kaçırmamak için etrafımı gözlüyordum…

İşte, Bozkır bey’in dedikleri burada kafama dank etti… “Her yer insan ve hayatın esrarengiz parçalarıyla dolu.”ydu ve tabii ki bunları görebilmek için herkese her yere bir yazar duyarlılığıyla bakmasını bilmek gerekiyordu…

Şu, burnunu ikide bir annesinin koluna silen çocuk kim bilir hastane durağında inmemek için niye bu kadar diretiyor? Acaba olacağı iğnenin korkusu mu onu bu yönde hareket etmeye zorluyor? Hâlbuki az önce annesinin kucağında oturup dışarıyı izlerken camı boydan boya yaladıkça yediği çimdiklerin acısını bile duymuyor gibiydi…

Ya şu biletçiye ne demeli? Burnunu karıştırıp karıştırıp yine aynı ellerle bilet kesmiyor mu? Böyle sorumsuz pis insanları derhal mesleğinden men etmek gerekmez mi? Böyle pis bir insan tabii ki az önce hastaneden binip elindeki kavanoza tükürüp duran veremliyi de otobüse alırken hiç kaygı duymamıştır…

Şu, bozuk paraları yorulmak nedir bilmeden avucunda şıkır şıkır çevirip duran adamı yazmak lazım esasında, kendisi çok sinirli biri diye mi böyle yapıyor, yoksa insanları sinir hastası yaparak vizite ücretinden yüzde alan bir asabiye asistanı mı?

Peki, hepsini geçelim, elindeki pasoyu biletçinin görmesine fırsat vermeden tekrar aynı hızla cebine sokan şu saçı başı ağarmış adam, bu yaşında hangi okulun öğrencisi olabilir, bunca yıl okuduysa bile topluma verdiği maddi zararı kim nasıl hesaplayabilir? Fakat bunların hiçbiri de yazılacak güzel hikâyelerin kahramanları olamayacak kadar sıradan değil mi?

Zorla taşıdığı koca bidonu canım elbiselerde gazyağı lekeleri bırakarak milleti ite kaka kendine yer açan şu kasketli adamdan her semtte yok mu?

Ya kendi kocasının arabasındaymış gibi rahatlıkla sakız çiğneyerek kucağındaki naylon kaba “Şak! Şuk!” Ayşe kadın ayıklayan şu hanıma istikameti üzerinde pazar kurulan her otobüste rastlanmaz mı?

Demin ki yemin billâh eden adam gibileri yok mu başka yerlerde, sanki bütün otobüs halkı anlamadı mı adamın elinden düşen kavanozdan dökülenin idrar tahlili için hastaneye götürüldüğünü, hiç mi şıra görmedik dediği gibi?

Bu sıcakta sırtındaki soğuk su güğümünden eğilerek otobüste bardak bardak su satan sonra da bilet parası vermeden sıvışan sucu her semtin otobüsüne binmez mi?

Bunların hangi birinin yer aldığı hikâye “Egzotik adada baş başa kalınan yerli güzel kızın anlatıldığı hikâye!” kadar okuyucuları çeşitli hayallere götürebilir?

Bozkır bey gelsin de buradaki insanlara bakıp kendi hikâye yazsın.

Fakat bir dakika… Tabii ya… Bakmak yeterli gelmiyorsa dinlemek de yardımcı olabilir. Bak bunu hiç düşünmemiştim, insanları dinlemek…

Bakmak demek sadece görmek demek değil ki aynı zamanda onları dinlemek de gerekir… Hem de ilk ağızdan, kendi hikâyelerini kendi ağızlarından alıvermek, bu çok akıllıca… İlahi Bozkır Bey şunu şöyle açık açık yazıverseydin ya, sen ne kurnazmışsın meğer… Kolay değil tabii, öyle her önüne geleni koskoca yayınevinin koltuğuna oturtmazlar, kim bilir kaçın kurasısın sen…

Bu fikirlerle yaratıcı gücümde fırtınalar kopup duruyor, şimdi bulduğum yöntemle bir şeyler yakalamak için bütün konuşmaların hepsini birden duymaya çalışıyordum ama bu böyle olmayacaktı. Dikkatli bir şekilde her konuşma tek tek ele alınmalıydı.

Kemik rengi yün beresi kirden griye dönmüş adam hararetli hararetli anlattığı şeyi daha da inandırıcı kılmak için ikide bir yanındakinin kolunu “Vallahi… Bak!” diyerek dürtüp duruyordu…

Hemen adamlara kulak kabarttım…

“Yalan mı? Bütün bunları boşuna mı yapıyorlar sanıyorsun, koskoca Almanya’da adam kıtlığı mı var ki bizden işçi istesinler? Valla… Bak, yalan mı?”

“Niye olacak… Biliyorlar bizim işsiz güçsüz takımı olduğumuzu… Hem iş olmayan tek memleket biziz hem de en ucuza biz çalışırız da ondan…”

“Olur mu hiç… Bunlar duymuşlar görmüşler cihan harbinde Türk’ün gücünü, orada iş bahanesiyle yeni nesiller yetiştirip tekrar muvaffak olamadıkları hayallerini gerçekleştirerek, dünyayı bizimkilerin kuvvetiyle ele geçirmeye çalışacaklar. Valla… Bak, yalan mı? Nazi milliyetçiliğini yeniden hortlatacaklar. Anlaşılmasın diye de artık gamalı haçtan vazgeçip her yere tam tersi yumuşak hatlara sahip daireler koyuyorlar… Göstere göstere valla… Bak mersedes, bemeve arabalara, tosbağalara, opellere, hepsinin alâmetifarikasında daire var… Hep mi tesadüf?”

Adamı bıraksalar süngü tüfek kuşanıp Alman sınırlarına dayanacak, öyle hırslı ve inanarak anlatıyor ki bir an için benim bile inanasım geldi, ama bunlardan bana pek malzeme çıkacağa benzemiyordu.

Yanımdaki yaşlı hanımdan izin isteyerek daha arkalara doğru ilerledim. İki genç aralarında konuşuyorlardı. Birbirlerine bakmadan, sanki kendi kendilerine konuşuyorlar gibi olsalar da kulağıma ilk gelenlerden gizli ve özel şeyler konuştukları için böyle yaptıklarını anlamak pek de zor değildi.

Ben öyle insanların özel konularına meraklı olup kendini onların dedikodularını duymaya adamış kişilerden değilimdir, ama burada sanatsal bir vazifenin yerine getirilmesi söz konusu olduğu için her zamankinden farklı bir durum mevzubahisti.

Bir yandan camdan bakarak onlarla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıyor, bir yandan da dikkatle dinliyordum…

Gençler kendilerini dinlediğimi anlamasınlar diye de bu hat’a ilk kez binmiş yabancı birinin ineceği durağı kaçırmamak için yaptıklarını harfi harfine uyguluyordum. Kimi zaman eğilip bükülüp durmadan dışarı bakıyor, kimi zaman anlamsız bir direği gözden kayboluncaya kadar takip ederek sırf dışarısıyla ilgileniyor görünmeye çalışıyordum…

Meğerse edebiyat uğruna gözlem yapmak ne kadar da meşakkatli bir işmiş. Fakat yılmamak lazım, çok malzeme var buralarda çok, Bozkır Bey’in dediği gibi “Hikâye kahramanlarımız aramızda, evlerde, sokaklarda, otobüslerde…”

“Her gün veriyorum ama yetmiyor ki ben verdikçe o istiyor…”

“İster tabi… Bir gün verme de bak ne oluyor…”

“Bilsem böyle külfetli olacağını, hiç bulaşır mıydım?”

“Onu en baştan düşünecektin, bir tane değil ki bunlar, her biri ayrı ister…”

İşte, işte, bu okul harçlığını zar zor bulan zavallı gençler de toplumumuzun yüzkarası rüşvet batağına saplanmış olacaklar, kim bilir ne için çocukları haraca bağladılar?

“Elli kere ver yine isterler, çok açgözlüler, ilk başlarda çok uğraştım ama inanmazsın beni gördükleri anda tanıyorlar…”

“Tabii tanırlar, bir tek seni biliyorlar da ondan…”

Evet, belki de böyle rüşvet gibi sosyal yaralara parmak basmak lazım, değil mi?

“Bana da biri her gün gelip yiyeceğimi verse ben de tanırım…”

“Canım, öyle tabii… Sonuçta balık bunlar ne bilsinler…”

Tüh! Tam da kendime işleyecek bir konu buldum derken şunların yaptıklarına bak. Bir saattir balıklardan bahsediyorlarmış, en çetrefilli polisiye bulmacayı çözer gibi nasıl da heyecanlanmıştım oysa boşuna ümitlenmişim… Bozkır Bey gelsin de bu insanların ne kadar hayal gücünden yoksun olduklarını bizzat kendi görsün, hikâye mi çıkarmış bunlardan?

Birden otobüsün ortalarında bağıra çağıra bir kavga patladı, yolcular arasında ki dalgalanmalardan görebildiğim kadarıyla iki kadın, saç saça baş başa tutuşmuş, bir yandan da karşılıklı ağza alınmayacak küfürler savuruyorlardı…

Hiç böyle edepsiz kadınlar var mı “Madam Bovary”de “Anna Karanina”da? Nasıl kahraman bunlar?

Biri “Aaa... Delinin zoruna bak! Portakalın üstünde adın mı yazıyor?” diyor, ötekisi de portakalın dağılan pazar çantasından düşüp taaa en öne kadar yuvarlandığını iddia ediyordu… Ah! Bozkır Bey ah! Gel de gör hikâye kahramanlarını, bir portakal için birbirlerini öldürüyorlar…

(Öykü - Tarkan İkizler)