Camgeran

O anda gözü elindeki ebruli sürahiden başka bir şey görmeyen camgeran kalfası Harun, kasabanın arka tarafındaki evine çıkan bozuk yolların çamurlarına aldırmayarak delicesine koşuyordu.

İki eliyle sıkı sıkı tuttuğu sürahiyi tek eline almaya cesaret edemediği için bahçe kapısını omuzlayarak açtı. Patırtıya koşan karısının yanına gelmesini bekleyemeden eve doğru bağırdı.

– Gülnaaaz! Gülnaz! Kız neredesin?

Evin kapısını açmaya hazırlanan Gülnaz, çamur içindeki bahçeye fırlamadan önce belli ki alelacele ayağına giyecek bir şeyler arıyordu. Kapının arkasında yere sürten ayakkabıların sesi kesildiğinde Gülnaz kapıyı açtı.

Önce karşısında nefes nefese duran kocasının yüzüne, sonra kendisine doğru uzatılan sürahiye baktı. Ağzını burnunu kıvırıp derin bir nefes aldıktan sonra merakla ne söyleyeceğini bekleyen Harun’a cevabını verdi.

–Yok efendi yok, bu da olmamış. Rengi güzel ama baksana, dibi ne kadar eğri büğrü.

Gülnaz’ın söylediklerini işiten Harun birden dellenip kudurarak elindeki sürahiyi bahçenin duvarına fırlatıp tuzla buz etti.

“Allah belasını versin!” diye bağırarak bahçeden dışarı çıkan Harun, aynen geldiği yollardan koşarak atölyesine geri döndü…



—-



18. yüzyılda, Mevlevi dervişi Mehmet Dede’nin İstanbul’daki cam atölyesinde yaptığı, ışığa tutulunca etrafa kırmızı renkler saçan “Beykoz işi” billur kâselerin ünü taa buralara kadar gelmişti.

İtalya’da işin inceliklerini öğrenen Mehmet Dede’ye özenen Camgeran kalfası Harun gibi birçok cam işçisi de zanaatlarında ustalaşıp nam salmak için, kendi küçük atölyelerinde ölümüne bir yarışa girmişlerdi.



—-



Ağlamaklı ve öfkeli hâli geçmeyince hırsından yumruk yaptığı elini ısıran Harun, başını atölyenin kapısına dayayarak “Ne olurdu Yavuz ustam ölmeseydi de beni böyle ortalarda bırakmasaydı.” diye düşündü.

Artık danışabileceği tek kişi kalmıştı; Kendinden önceki kalfa Bilal.

Bilal, Harun gibi yarı kalfa yarı çırak sayılmazdı ama ne yazık ki o da işin inceliklerini tam anlamıyla öğrenememişti.

Birlikte çalıştıkları zamanlar Yavuz usta gibi ince işli lâledanlar, pahalı gülabdanlar bir yana, doğru dürüst bir sürahi bile yapmayı becerememişlerdi. Buna rağmen “Beni, benim gibiden başkası anlamaz.” diye, kalkıp Bilal kalfanın yanına gitti.



– Olmadı Bilal kalfa olmadı, sabaha kadar uğraştım yine olmadı.

– Ah, Harun ah. Uğraşma artık şu işle bırak gitsin, bak bana, ben bittim sen de bitirme kendini.

– Yavuz usta olsaydı…

– Yavuz usta, Yavuz usta… Başımıza bu dertleri açan hep Yavuz usta değil mi?

– Öyle deme Bilal kalfa, iyi adamdı Yavuz usta.

– Öyle öyle, iyi adamdı allah için… Kendi çok bilgiliydi ama bir türlü bize el vermedi. Sır verirken, bize öğrettiği işi aklından çekip alacakmışız gibi korkardı. Bilgisini bu kadar başkasından esirgeyeni hiç görmedim.

– Baruthane-i amire’deki, Eğrikapı’daki camhanelerde görmediği mi kalmış? Güherçile kazanlarının başından ayrılmaz, parlatma atölyelerinin ustalarından mutlaka bir sır öğrenmeden işi bırakmazmış.

– Hatırlar mısın? Nasıl da bana kızıp “Biz hep elimizde yapardık siz çarkta bir şey beceremediniz, hay çarkınıza…” derdi ikide bir.

– Yaa, yaa bir de sana takılmak için bana dönüp “Sakın bunun gibi olma bunun ne mal olduğu ilk günden ‘Burası çok sıcak, ayran yok mu?’ demesinden belliydi derdi.”

– Senden eski olmama rağmen seni daha çok severdi. Zaten babamın hatırı olmasa bana ilk günden yol verirdi ya neyse.

– Ölen öldü kalan kaldı, allah rahmet eylesin artık.

– Allah rahmet eylesin ama enseme patlattığı tokadın acısını da unutmadım.

– Bak ben bunu bilmiyordum kimseye vurduğunu da ne duydum ne gördüm.

– Sen yoktun o zamanlar. Bir gün Yavuz usta çalışırken beni yanına çağırıp “Bak şimdi sana göstereceğim rengi bir cennete gidenler bir de camgeranlar görmüştür, başka türlüsü mümkün değil.” diyerek elindeki teneke kutunun ağzını açıp içini gösterdi. Ben gayriihtiyarî gülerek “Aynı deli saka Hüsnü’nün ağzı gibi.” dedim. Bu elindeki kutuyu atıp enseme öyle bir tokat patlattı ki sesi bütün camhanede yankılandı. Tabii ben hemen gıkımı çıkarmadan, devrilen kutudan etrafa yayılan Saksonya mavisi boyaları temizlemeye koyuldum.

– Deli saka Hüseyin de kim?

– Deli saka Hüseyin değil, Hüsnü. Eskiden bizim köyde kışın çeşmeler donunca eşeğiyle köyün dışındaki pınardan su taşıyan bir saka vardı. Bunun babasına zamanında bir kurt saldırmış, hababam çocuklarına anlatıp dururmuş. Hüsnü’yü de sarmış mı bir kurt korkusu.

Öyle ki; ne zaman köyden dışarı adım atsa ağzına bir şişe çini mürekkebi boşaltır, nefes bile almadan suya gider gelirmiş. Köye dönünce de haydaaa mürekkebi yine ağzından şişesine gerisin geri boşaltırmış. Güya kurt saldırırsa ağzındaki mürekkebi kurdun gözüne püskürtecek.

Köydekilerin hepsi bunu bilir ve ne zaman Hüsnü’yü görseler eğlenmek için “Ağzını bir açsana Hüsnü.” deyip dalga geçerlerdi. Yavuz ustanın gösterdiği mavi aynı böyle bir maviydi. Çocukluk işte, ilk aklıma o geldi, yoksa nerden bilirim bizim köyün delisi saka Hüsnü’nün Yavuz ustanın dayısı olduğunu.

– Latife ediyorsun Bilal. O zaman Yavuz usta yavaş bile vurmuş.

– Nur içinde yatsın. İyi adamdı, iyi.

– İyiydi ya. Sana camhane kuracağım diye az mı çalıştı çabaladı.

– Babam “Olmuştur artık Yavuz usta ha, olmuştur değil mi? Bak kaç yıl geçti.” diye bastırmasa pek benim camhaneyi açmak için camcılar ocağına gidesi yoktu ama.

– Dün gibi aklımda. Senin fırını nasıl da özene bezene yapmıştı değil mi? Hem yapıyor hem de bir yandan anlatıyordu “Burası bin sekiz yüz derece olacak, onun için en fazla bir sene gider. Bakın, iyi bakın ki bir dahaki sefere de siz yapın.”

– “Düz zemin olacak, on iki sıra ateş tuğlasını kille öreceksin, sonra sıra gelir odaları açmaya.”

– Aynısını yaptın vallahi. Hiç unutmamışsın.

– Senin baban da bir camhane için dört dönüm tarla verse sen de ezberlerdin.

– Yaa… Bir de nasıl ezberletirdi bize değil mi?



Harun’la Bilal aynı anda şiir okuyormuş gibi başladılar bir ağızdan ustalarından akıllarında kalan ezberi söylemeye:

Ateş yakılan yere kapı.
Yarım kubbeli yere tepe kapağı.
Soğumaya bırakılan yere kavara.
Camı getirdiğin yere keler.
Tava da kelerde camların alındığı yer…


Ustasını çekiştiren iki kalfanın neşeyle okuduğu ezber son kelimelerine yaklaştıkça, sanki hüzünlü bir şiiri bitirmişler gibi her ikisini de bir üzüntü kaplamıştı. Sessizliği bölen, Harun oldu.


– Çıralı çam gelmediğinde “Ocağı neyle yakarım ben?” diye bir hafta boyunca deli gibi dolaşıp durmuştu hani. Oduncuları görünce ağlamaya başlayıp nasıl içeri kaçmıştı değil mi.

– Eee! Bu kadar yeter. Kör ölür badem gözlü olurmuş. Bizi nasıl ortada bıraktı görmüyor musun?

– Adam öleceğini nereden bilsin?

– Yaşarken öğretmeye vakti vardı ama kalfaları öğrensin istemedi.

– İkimize de bir şeyler öğretti haksızlık etme şimdi.

– Aman ne öğrendik ne öğrendik. Ben tek bir şey yapamadım, yaptıysam da satamadım. Camhaneyi sana satıp elimi eteğimi çektim. Şimdi sıra sende, bakalım sen ne kadar dayanacaksın?

- Ben pes etmeyeceğim Bilal kalfa göreceksin. Nah sana yeminlen; bir gün gelecek, ne olursa olsun ben de bir şey yapıp edip usta olacağım…



——————————



Harun’la Bilal saatlerce konuşup durdular. Hava kararınca, Bilal kalfadan izin isteyen Harun evine döndü.



O gece Harun’u bir türlü uyku tutmuyordu. Pencerenin önüne geçip bir sigara sardı. Gülnaz, Harun kalfanın aylardır devam eden inadına nasıl olsa bir gün pes edip bırakacak diye hiç karışmıyordu ama o gece de kocasını böyle dertli ve uykusuz görünce dayanamadı. Kalkıp yanına gitti.



– Harun’um niye vazgeçmiyorsun şu işten? Gel he de, yapamadım olmuyor de. Bak kaç tarla, bağ bahçe yedik, iş yok güç yok. Kuma getirsen bu kadar derdi olmaz. Ne elini tutan var, ne yüzünü gören. Geldin mi de yatıp dinlenemiyorsun artık.

– Ben bu işi becereceğim Gülnaz, başka çaresi yok bunun.

– Sen de inat etme o vakit. Aklını bozma ustalığımı göstereceğim diye.

– Ben de istiyorum ama olmuyor Gülnaz. Kaç kere camhanede bozuk işleri kırıp tekrar ocağa attıktan sonra oturup ağladım bir bilsen. Bırak olmayıversin mavi, yeşil, kahverengi camların üstünde, parlamayıversin sürahilerin ağzında sarılar diyorum ama olmuyor, ben bırakmak istesem camlar beni bırakmıyor.

– O zaman yine Yavuz ustanın yanındaki gibi vazo yap sen de. “En iyi vazo yapıyorum, başka ne yapsam bozuluyor.” demiyor muydun?

– Ben artık zanaatımı gösterebileceğim usta işi çeşmi bülbüller, olmadı bombeli, renkli pencere camları yapayım istiyorum. Kaç kez denedim, mavi camla beyaz fayansı karıştırdım, bir şerit cam, bir şerit seramik koyup erittim olmuyor, olmuyor. Bütün yaptığım işler daha asebeyi* değdirir değdirmez yamulup yumuluyor. Taa Mısır illerinden gâvur görüp her şeyini öğrenmiş, ben iki yıl Yavuz usta gibi birinin yanında çalıştığım halde ancak vazo yapmasını öğrenebildim. En çok buna içerliyorum.

– Diyorum sana Harun’um, vazo yap sen de o zaman.

– Hele bir sabah olsun da hayırlısıyla bakacağız artık. Yoksa bu böyle olmayacak. Camhaneyi Bilal kalfadan aldım almasına da hangi deli gelir benden alır?



İyice yorgun düşen Harun kalfa tekrar yatağına dönünce yine uyku tutmadı ama bu sefer sabaha kadar değişik neler yapabileceğini düşünüp durdu. Yatakta bir sağa bir sola dönerken aklında camhanede ocağı yakıyor, içine attığı camları eritip, pişirdiği saf bakırı cam macuna karıştırıyordu. Yaptığı camlar istediği gibi mor olmayınca daha da koyusu için durmadan rastık ekliyor, hayalinde canlandırdığı işte bile bir hata çıkınca emekleri boşa gidiyordu.

Sabah olunca karısının yeni pişirdiği tarhanayı çorba kâsesinden içerek kahvaltısını yapan Harun kalfa yeni bir umutla camhanesine giderek akşama kadar başka hiçbir şey yemeden içmeden çalışıp durdu.

Sıcaktan yorgun düşmüş, elini kaldıracak hali kalmamıştı ama iş de bitmişti. Hepsi aynı boyda, birbirinin aynı dört düzine küçük ve hassas cam eşyayı özenle saman dolu bir sandığa yerleştirdi.

Yatsı okunduğunda camhaneyi kapayarak kendinden emin, evinin yolunu tuttu. Merakla bekleyen karısı Gülnaz, Harun kalfayı bahçe kapısında karşıladı, birlikte eve girdiler. Uzun zamandır kocasının yüzünü gülerken görmeye hasret kalan Gülnaz dayanamayarak sordu.



– Hayırdır böyle…

– Hele bir şu sandığı boşaltayım da…

– Ver ben boşaltayım.

– Olmaz. Sandığa ben koydum ben çıkarırım.

– Öyle olsun bakalım.

– Hazır mısın? Üç diyince sandıktan çıkaracağım. Bir… Kiii… Üç!

– Aaa! Ne kadar küçük vazo o öyle.

– Sen demedin mi vazo yap diye.

– Dedim ama bu kadar küçük vazoya ancak birkaç tane kır papatyası konur. Kimse almaz ki bunu.

– Birincisi; bu vazo ama vazo değil. İkincisi; içine isteyen yine papatya koysun ben karışmam. Üçüncüsü; bu çay içmek için küçük bir bardak. Tutanın elinden kayıp düşmesin diye de belini incelttim.

– Ay Harun. Bununla kim çay içer?

– Dört düzine yaptım. Yarın kasabanın pazarına götürüp satacağım. Biliyorsun bazen şehirden de gelen oluyor, belki alan birileri çıkar. Keşke altın yaldız olsaydı da şöyle kenarlarıyla ağzına da birer sıra yaldız çekseydim, daha bir albenisi olurdu.

– Harun kalfa, Harun kalfa! Sen bu acayip bardakları yarın pazarda sat gel, babamdan kalan son tarlayı da satıp sana on çeki yaldız almazsam bana da Gülnaz demesinler.





Camgeran: Cam işleyen zanaatkâr ve cam eşya satan esnafa verilen ad.

*Asebe: Macun şekline gelen erimiş camı, ocaktan alarak top yapıp biçimlendirmeye yarayan çelik çubuk.


(Öykü - Tarkan İkizler)