Dolapdere yokuşu

(Yazma aşkımı ateşleyen “Terzi Çırağı”nın yaratıcısı Nihat Genç’e...)


Topladım benim bölüğü karşıma, “Ses çıkarmayın bak, yoksa karışmam, bir daha da nah bulup yersiniz köfteleri!”…

Köfte dediysem, köfte değil verdiğim, kıymayla karışık köfte harcı; zaten bölük dediysem bölük de bölük değil, kaldırımlı yokuşun kedileri…

O zamanlar, tek gözü kör köfteci Neşet ustanın yanına çırak girmiştim. Her gün yaşadığımız bu mini tören, sabahtan öğlene kadar süren koşuşturmacanın bir parçası olmuştu.

Önce “Ne var, ne kadar da kolaymış; o köfteleri kızartacak, ben müşterinin önüne koyacağım, o hesabı alacak, ben kalkan müşterinin masasını toparlayacağım” diyordum. Meğer hiç de öyle göründüğü gibi kolay değilmiş köftecide çırak olmak… Ben oradan kaçan, kim bilir kaçıncı çıraktım.

Bütün mesele, en az elli kişilik köfte yapmak için hazırlanan kıyma.

Kendini bir işe yarıyor sanıp “Ben de büyüdüm, benim de bir işim var işte…” diye düşünürken, işin ikinci günü önüme kıymadan bir dağ koyulmuş, ne olduğunu anlamadan, usta çırak girişmişiz köfteye. Bir yandan neler yapacağımı anlatıyor Neşet usta, bir yandan da bir elinden öbürüne köfteleri atıp duruyor. Anladım ki yarından itibaren bu kıymadan dağı ben köfte haline getireceğim…

E tabii böyle olunca, o zamana kadar pek farkında olmadığım, sonucu düşünmeden harekete geçen pratik çocuk zekâm imdadıma yetişti.

Kıymanın bir bölümünü köfte yapıyorum, bir bölümünü de kedilere veriyorum…

Bir iki hafta sonra Neşet usta pirelenmeye başladı “ yirmi yıldır burada köfteciyim, hiç bu kadar kedi dolmadı buralar” diyor, başka bir şey demiyor.

Mesai başlıyor, sokağın başında beni gören kediler, akrabaya hasret, köyden gelen memleketlisini görmüş gibi sevinçle, neredeyse üstüme atlıyorlar. Mesai bitiyor, dükkânı kapatıp eve giderken, hoplayıp zıplıyorlar arkamda.

Gün geçtikçe sayıları artıyor, sanki duyan, gidip diğer arkadaşına haber veriyor, gittikçe kalabalıklaşıp çoğaldıkça, eski müdavimler yeni gelenlere nispet yaparcasına kalabalığı dağıtıp bana ne kadar yakın olduklarını göstermek için sırnaşıyorlar. Bazen sert çıkıyorum “laubalilik istemez, biraz ciddi olun” diye ama kime söylüyorsun, kendin söyle kendin dinle.

Daha bir ayı yeni bitirmişken, sıcak bir yaz sabahı…

O hep ıhlamur ağacından yayılan kokuyla kaplı, sessiz, sakin merdivenli yokuşta, giderek açık kapıya yaklaşan, pekte yabancı olmayan bir ses: Pat! Pat! Pat! Ne oluyor diye koşuyorum. Yokuştan aşağıya doğru gelen, kırmızı bir top. Durdurabilene aşkolsun. Mutfaktan fırlayıp atlıyorum önüne, kaptığım gibi mutfağın içine dalıyorum topla. Örtünün altına saklayıp, akşam mahallede kuracağımız takıma, kimi alıp kimi almayacağımın hayallerini kurmaya başlıyorum…

Müşteriler gelmeye başlıyor her zamanki gibi. Al köfteyi ver piyazı, ekmek kes, soğuk su yok mu? Koşturup duruyorum, yorulmak bilmeyen minik bedenimle, eski evden bozma pis dükkânın ortasında…

Birden ismimi öyle bir bağırarak söylüyor ki Neşet usta, elimde tabaklar oraya yığılıp kalacağım, nedensiz bir korkuyla, dönüp anlamaya çalışıyorum. Müşteriler bile ne oldu diye, zamanı durdurmuşlar gibi öyle donup kalmış. Yavaş yavaş ustama doğru gidiyorum, anladı artık, biliyorum “ulan, bütün kıymaları kedilere mi veriyordun?” diye bağıracak derken, suratımda bir tokat, önümde duran ocaktaki kor ateşlere bakıyorum, kendimi ocaktan da sıcak sanıyorum, yanan yaraya tuz basılmış gibi bir acı. Bir yandan korkudan açılmış gözlerim, delirmiş gibi bağıran Neşet usta’ya bakıyorum. Durmadan bağırıyor “Ulan ben sana, top oynamak yok demedim mi?”

Bir hışımla alıyor ocakta unutulmuş kızgın maşayı, elinin yanmasına aldırmadan, topu kesmeye çalışıyor, maşa yamulunca daha beter delirip, zar zor buluyor, özenle ince ince kestiği domateslerin yanında, bilene bilene artık küçücük kalmış bıçağı, saplıyor kırmızı naylon topa. Zorlu bir düşmanla teke tek yapılan savaş sonrası bir bitkinlikle, yavaşça çöküyor yere, bırakıyor bütün gücüyle sıktığı bıçağı elinden. “Oğlum ben demedim mi sana, araba çıkar birden karşına, sana bir şey olursa, dayanamayız biz ananla, demedim mi oğlum ha? Demedim mi?

Bir el uzanıyor omuzuma, çekiyor beni kendine doğru. Hiç bakmadan kim diye, beni korumaya çalışan bu harekete uyarak, geri geri çıkıyorum dükkândan. Şaşkınlığım yüzümde, tokadın acısı içimde, gözlerim Neşet ustada, dönüp hızla koşmaya başlıyorum eve doğru…

Sonra öğreniyorum ki Neşet ustanın on yıl olmayan çocuğu, bir bayram havası estirmiş mahallede doğduğu gün. Kasa kasa gazozlar ısmarlanmış mahallenin çocuklarına, on tane “camlı teneke kutu” gofret dağıtılmış bir çırpıda. Neşet usta çok mutluymuş kendi küçük dünyasında. Her gün dükkânı kapatır kapatmaz koşa koşa oğlunla oynamaya gelirmiş. Ne zaman ki top oynayan oğluna kamyon çarpmış, bir daha da kendine gelememiş Neşet usta. Ve ne zaman bir top görse, böyle delirip saldırırmış etrafına…

(Öykü - Tarkan İkizler)