Kurtulmak için


———–Bugün / İlhan———

Buradakiler yıllar önce dereye yakın minik bir yamacı mezarlık olarak ayırmışlardı. Ama mezarlık, gecekondu semtindeki insanların fakirliği ve bakımsızlığı yüzünden hastalıklı bir vücutta genişleyerek tüm bedeni ele geçirmeye çalışan kanser gibi bütün insanları ele geçirmek istercesine yayılıp duruyordu…

Küçük mezarlığa ayrılan alan gittikçe büyümüş, çok önceleri de oturduğu apartmanın duvarına kadar dayanmıştı… Bu yüzden bekâr olmasına rağmen hiç sorun çıkarmadan düşük bir kirayla evi hemen vermişlerdi…

Buraya taşındığı ilk günlerdeki gibi olsaydı, bu mezarlığın yanından geçer şöyle bir alışkanlıkla taşların üzerini okur, yorgun bedenine bir de üzüntüyle karışık belirsiz sıkıntılar ekleyerek eve ulaşırdı. Oysa şimdi mezarlığa her baktığında aklına sadece tavuklar geliyor ve gözünün önünde o günkü manzara canlandıkça ister istemez gülümsüyordu…

Gece vardiyasında öylesine yorulmuştu ki ayağını kaldırıp kendini her ileri atışında, sanki kaldırdığı ayağını ileriye atmıyordu da yere basan ayağının altıyla dünyayı itiyordu…

Merdivenleri çıktı, mavi boyalı uyduruk demir kapıyı açıp içeri girdi. İttiği kapının kapanmasıyla aynı anda ceketini çıkarıp yere attı…

Duvarları boydan boya fayansla kaplı banyoya girdi. Aynada kendine baktı ve kendisini hiç beğenmedi. Aynadaki görüntüsünün de arkasında, kendi arkasındaki duvarlarda fayanslar görünüyordu. Resim derslerinde, kâğıtları karelere bölerek çalışan yeni öğrencilerin kâğıtlarındaki gibi, karelerin arasında yamuk yumuk bir yüz duruyordu bu kendiydi ve hiç beğenmemişti. Hayatındaki her şey ne kadar tersti; herkes sabah kalktıktan sonra elini yüzünü yıkardı, o ise sabah yatmadan önce.

Bir süre daha böyle yaşamaya mecburdu, gündüzleri görünmemek için geceleri çalışmak zorundaydı…

Yatak odasındaki dağınıklık akşam nasıl bıraktıysa öyle duruyordu. Divanın öbür ucundaki bir şeye uzanırcasına kendini yatağın üzerine bırakıverdi. Bu gün 21 Eylül’dü “Yedi ay olmuş.” diye düşündü.

“Katkı olsun” diye bitişikteki eve kurulan halı tezgâhının sesi, taşta sürüklenen kazanın itilince duvara çarpması gibi kafasının içinde bir o yana bir bu yana gidip geliyordu…

Uyumaya çalışırken kendini süslü kadife kutuların içine kaplanmış aynalar gibi çok yalnız hissetti, kendinden başka kimse onu göremiyordu… Az kalmıştı… Kâğıdı alınca bunların hepsi bitecekti, her şey Atıf beye bağlıydı artık…

İşte o zaman, hiçbir şey yapmak zorunda kalmayacaktı. Bu iğrenç evi de bu iğrenç semti de işini de okulunu da her şeyi geride bırakarak kurtulacaktı buralardan. Buraya ait ne varsa unutup gidecekti, bir tek o’nu unutması mümkün değildi.

İnsan kandırıldığını anlasa bile aşk unutulmuyordu…

Uykuya daldı… Boş bir arazide her yer tavuklarla kaplıydı… Ortalarında bir yerde Pervin gülerek ona bakıyordu, “Demek ben ne dersem, ama ne istersem yaparsın ha? Demek beni bu kadar çok seviyorsun? Şimdi de hepsini yakalar mısın benim için?”





———–Üç ay önce / Avukat Atıf Bey’in bürosu ———

Babasının okuldan arkadaşı olan Atıf Bey iyi bir avukattı.

“Tek yol bu, başka kurtuluşun yok.” diyor, başka bir şey demiyordu…

“Kaza falan desek?”

“Haydi, üçü beşi kaza, ellisinin de kaza olduğuna kim inanır?”

“Nasıl olur? Sonra nasıl yaşarım o halde?”

“Orasını yaparken düşünecektin. Hadi hadi üzme kendini, kim bilecek bizden başka? Babanın hatırı var, yoksa asla böyle bir işe girmem, istedikleri tazminatı ömür boyu çalışsan veremezsin. Dua et sen, karşımızdakiler öyle çok kuvvetli değiller… Aman, bu arada sakın fazla ortalarda görünme, yapabiliyorsan geceleri çalış, hatta işe bile gidip gelme. Kâğıdı alınca çeker gidersin buralardan… Dayan biraz, hastanede tanıdıklarım var, en fazla bir-iki ay sürer.”

“İki ay nasıl beklerim, şimdi alamaz mıyız?”

“Öyle bildiğin gibi kolay değil bu işler. Başhekimi bulacağız, derdimizi anlatacağız; böyle böyle olmuş, sırf sevdiği kız ‘Madem beni çok seviyorsun, ben ne istesem yapar mısın?’ dediği için olmuş. Gençtir, bir yardım edin artık, kandırmışlar bir kere. Sizin sayenizde kurtulsun bu işten, biz de yarın öbür gün size lazım oluruz diyeceğiz. Yoksa kocaman adam niye kalkıp da küçük bir çocuk gibi çiftlikteki tavukları serbest bıraksın ki, sırf bir kız için diyeceğiz... Gençlik işte diyeceğiz...”

“O sadece ‘sırf bir kız’ değil, çok seviyordum, gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.”

“İyi o zaman, madem şimdi gözün bir şeyleri görüyor, iyice anlaman lazım, o kâğıdı almadan kurtulamazsın mahkemeden, bu senin iyiliğin için…”







———–Dört ay önce / İlhan’ın babası———

“İt sıpası! Ben seni oku diye göndermedim mi buraya?”

Babası bağırıyor, İlhan başını önüne eğmiş dinliyordu…

“Sen yurttan taşın, ev tut, bir de sevgili, oooh, böyle bir okul varsa beni de yazdırın. Ulan biz şimdi nasıl veririz on bin tavuğun parasını?”

“On bin değil, yedi bin.”

“Başlatma şimdi yedine de onuna da.”

“İnanamıyorum, sen nasıl böyle bir şeyi yaparsın?”

“Ben de bilmiyorum işte, oldu bir kere”

“Oldu bir kere ha? Ulan benim salak oğlum nasıl böyle bir şeye kanarsın?”

“Yapar mısın? dedi, yaptım.”

“İyi b.k yedin… Karı seni daha ilk gün gözüne kestirmiş, daha şurada iki günde ben anladım sen nasıl anlamadın ulan?

Bu kadar mı safsın oğlum sen?

Bütün kabahat ananda, ama ben ona dedim, girer bir karı kız bunun aklına, bilmez bizimki böyle şeyleri, daha ilk kuyruk sallayanın peşine düşer, kandırırlar, ama yok illa onun dediği olacak ya, ne bakıyorsun, na, anan orada inanmıyorsan aç telefonu sor. Dedi mi babam demedi mi de, de bakalım ne diyecek?

Yarın adam gibi giyin avukat geliyor, erkenden onun yanına gideceğiz, bana anlattıklarının hepsini ona da anlat, bir bir, hiç birini atlamadan, pastanede tanıştık, önce bana yaklaştı arkadaş oldu, aşık etti, yattık kalktık, beni kullandı, sonra ne isterse yaptırdı de… De de, ne salak olduğunu o da anlasın, acır da belki yardım eder, bulur bir şeyler…”

“Onların da tavuk çiftliği olduğunu nereden bilebilirdim baba? Ben de inanamadım ilk önce.”



———–Beş ay önce / Çiftlik———

“Alo? Alo…”

“Buyrun alo… ben Bekçi İpraam”

“Altın Kanat Çiftliği değil mi orası?

“He! Altın Ganat, ne vardı?”

“Bizim geciken bir siparişimiz vardı, müdüre bağlayabilir misiniz?”

“Bağlayaman, müdür bey yoğlar”

“İyi o zaman başka birini verin”

“Veremen, benden başkası yok.”

“Bizim siparişler ne olacak beyefendi?”

“Valla sizin sipanişleri, yakalıyolar”

“Yakalıyorlar mı? Nerede?”

“Mezarlıkta”

“Ne? Hastalık mı sardı tavuklara?

“Yok beyim, firar ettiler, mezarlık yeşil ya, en çoğu oraya kaçmış”

“Mezarlığa mı kaçmış?”

“He valla, hem bizim çiftlikteki perisonel, hem yandaki pavrikanın gececileri, bütün ahali tavuk peşinde, geçenlerde itin biri bütün kapıları açıp tavukları toptan salmış, dağ taş tavuk oldu buralar, topla topla bitmiyor…

“Görüp durduran olmadı mı, bekçi yok muymuş orada?”

“Biz neciyiz beyim? Her daim vazifemin başındaaaa, bööööyle…”

“E! Sen niye görmedin?”

“Borç namazım vardı beyim, naapalım, namaz da mı kılmayaydık”

“Biz ne yapacağız şimdi, parasını da göndermiştik”

“Valla yakınsan atla arabaya gel, sen de topla…”

“Mezarlıktan alınan tavuk yenir mi artık, millet bir duyarsa…

“Duymayan kaldı mı ki, bütün mahalle kar yağmış gibi, bembayaz ortalık”





———–Bugün / İlhan———



Çok uzun zamandır çalan zili nihayet duymuştu. Aceleyle terden sırılsıklam olan gömleğini çıkardı.

“Geldim, bir dakika…”

“Merhaba. Bunu Avukat Atıf Bey yolladı, fotokopiymiş, esası ondaymış, bakarsın lazım olur dedi…”

“Sağol.”

Kapıyı kapadı, kâğıdı okudu… Bir sigara yaktı…

Kendi kendine düşünmeye başladı.

Çocukken, arkadaşlarımızla yapacak hiç bir şey bulamayınca, bir kağıda “Kaçın delidir” yazar, sırayla içimizden birini seçer, sonra sokaktan geçenlerden, en masum görüneni gözümüze kestirip kağıdı zorla eline sıkıştırırdık. Adam neye uğradığını anlamadan “Hebelebelebe!” diye bağırıp kaçardık.

Bu küçük oyun bitip, bir araya geldiğimizde, adamın kâğıdı açınca suratının nasıl olduğunu birbirimize anlatarak deli gibi gülerdik.

Pervin burada olsaydın da yüzümü görüp gülseydin…

Yıllar sonra o kâğıt dönüp dolaşıp benim elime geri geldi… Hem de resmen…

“Akli dengesi yerinde olmadığından, cezai ehliyetten muaftır…”

(Öykü - Tarkan İkizler)