Lavanta kokardı elleri annemin…

Lavanta kokardı elleri annemin. Hem buğulu ve hoş gelirdi bu bana hem de evin neresinde dolaşsam sırtıma biri binmiş gibi bunaltan bir ağırlık verirdi ruhuma. Zamanla öylesine alışmışım ki ancak evimize ilk kez gelen arkadaşlarımdan biri “Bu koku da ne böyle?” diye sorunca farkına varırdım… Utanır söyleyemezdim…

XXX

–Onnik bakkalın depo diye kullandığı yandaki apartman boşluğundan gazoz şişelerini alıp yine Onnik bakkala satıyormuşsun. Doğru mu bu? Sana soruyorum doğru mu?

Anneme, suçluluğun verdiği acizlikle, fark etmeden gözlerimi kocaman açıp “Yok anne, öyle şey olur mu?” derken şak diye acı bir tokat indi yüzüme… Önüme eğdim başımı…

–Ne bileyim anne, herkes yapıyordu ben de böyle…

XXX

Lavanta kokardı çekmeceleri annemin…

Ütülenmiş ve özenle katlanmış beyaz gömleğimi çekmeceden çıkarırken, yüzüme çarpan lavanta kokusu öylesine içime işlerdi ki, gömleğe sinen bu kokudan kurtulmak için, soğuk günlerde bile ceketimi giymez, güya kendimce gömleği üzerimde havalandırmaya çalışırdım…

XXX

Lavanta kokardı elbiseleri annemin…

–Naylon toplayıp, şeker macunu satan adam gelmiş bugün mahalleye. Yine aynı haltı yemişsiniz. Bütün apartmanları gezip, kapılarda ne kadar naylon terlik varsa toplayıp, önce adama bunları yirmibeşer kuruştan saydırıp, sonra bir sürü macun almışsınız… Doğru mu bu ha? Sana soruyorum doğru mu?

Geleceği görebilen bir falcı gibi, neler olup biteceğini görüp kendimi saklamaya çalışsam da, bütün elbiselerinden lavanta kokusu fışkıran annemin tokadından kurtulamaz, yine önüme bakardım…

“Ne bileyim anne herkes yapıyordu bende…”

XXX

Lavanta kokardı annemin ekmekleri…

Babam bazen, mutfaktayken annemin beline sarılıp arkasına dolanır, yarı naz, yarı mızmızlanmalar arasında “Göreceksin az kaldı kurtaracağım hepimizi, ilk iş olarak da o sepeti yakacağım.” derdi. Annem birden ciddileşir, benim bütün bunlara şahit olmama neden olan, bağırmaya yakın bir ses tonuyla “Biz bunları çok dinledik Tahsin. Hah! Yakacakmış sepeti, o sepet olmasa, bu yemek nasıl pişer, bu mutfakta? Bu çocuk nasıl okula gider, düşündün mü?” diye babamı terslerdi. Babam benim yanımda azarlanmanın verdiği sinirle, bir şeyler söyleyebilmek için bahaneler bulmaya çalışır, en sonunda “Elleme ulan şu ekmekleri, her tarafı lavanta kokuttun yine!” diyerek annemin ağlamaları arasında tartışmayı noktalardı…

XXX

Çocukluğun verdiği bilinçsiz mutluluğun son bulmaya başladığı yarı hayali zamanlardı. Akşamları mahallenin bizden büyük abileri sevgililerinin camlarının dibinde, kısa, farklı ama değişmeyen melodilerle ıslık çalarak geldiklerini belli ederdi.

Top oynayınca, mahallenin yaşlı çaçaron kadınları, dağılmamız için bildikleri tüm tehditleri sıralar ama elde edemedikleri sessizliği sağlamak için en sonunda bir kova suyu -oyunun, olanları fark edemeyeceğimiz kadar hararetli bir yerinde- pencereden yarı beline kadar sarkıp üstümüze dökerek huzura ererlerdi…

XXX

Lavanta kokardı korkuları annemin…

–Eh! Ben sana kaç kere demedim mi? Şu kadınla dalaşmayın, beni kavga ettireceksiniz en sonunda, mahalleye rezil mi olalım? Gidin başka bir yerde durun, başka yerde yiyin çekirdeğinizi. Söyle arkadaşlarına da, bir daha o duvarın üzerine oturup da kadının kapısının önünü bir karış çekirdek kabuğuyla doldurursanız, hepinizi birden döverim bak şimdiden haberiniz olsun sonradan söylemedi demeyin…

–Ama anne, herkes…

–Sus! Herkes deyip durma. Zaten senle görülecek başka hesabımız da var ama şimdi çok yorgunum. Baban geldi gelecek, daha ortada yemek yok. Ben senin, yerden kullanılmış bilet toplayıp, troleybüse kaçak bindiğini bilmiyor muyum? İhsan amca görmüş geçen gün, kontrolde yakalamışlar seni, okula giderken yarı yolda atmışlar aşağıya… Ama dur sen, biriktiriyorum hepsini…

XXX

–Yere uzunca bir çivi çakarsın, üzerine de gazoz kapağını koyarsın, işte sana hacı baba tezgâhı, dört adım karşısına da bir çizgi çekip ayakkabının burnuyla, oradan gazoz kapakla atış yaptırırsın, gelsin kapaklar hacı babaya…

–Biliyorum ama o kadar yakından hep vuruyorlar.

–Kapağın mantarını biraz delip, çivinin kafasını oraya geçireceksin oğlum, sende de hiç kafa yok ha… Sen adam olmazsın oğlum.

Zaten o Yunus denen it, bileğin çıkınca omuz verip seni okuldan eve kadar taşıdı diye dibinden ayrılmıyorsun. Bize takılsan daha ne numaralar öğrenirsin. Haaa! Unutmadan. Yarın lunaparka gidip sigaralara halka atacağız Yusuf’la birlikte. Bir beş lira bulsan sen de gelirsin. Bu sefer adamların hilesini çözdük oğlum.

Dün Yusuf okula diye çıkıp, önlüğü çantayı sütçünün el arabasının altındaki dolaba saklayarak doğru soluğu lunaparkta almış. Akşama sütçünün dönüş saatine kadar da halkacıların tezgâhını seyredip durmuş. Bu sefer kesin, en az beş sigara alırız, iki kişi olursak on, üç kişi olursak onbeş paket eder. Tanesi iki liradan tam otuz lira eder, sigaraları satıp yine o pastaneye gideriz…

–Ne bileyim Salih. Ya annem duyarsa. Zaten son günlerde, sanki işi gücü bırakıp, sırf beni takip ediyormuş gibime geliyor. Daha geçenlerde duydum, “Akşama kadar iş arayacağına, biraz da şu oğlanla ilgilen. İt kopuk olacak başımıza. Yemediği halt kalmamış, mahallelide ne havadisler var bir bilsen.” diye babama şikâyet ediyordu.

–İyi, iyi sen böyle kork bakalım, nah buraya yazıyorum, senden adam olmaz oğlum…

XXX

Lavanta kokardı sözleri annemin…

Yıllar çok çabuk geçmiş, kendimce büyümüştüm. Salih tombalacılıktan en az dört, Yusuf ise ufak tefek kaçakçılık işlerinden, iki kez karakola düşmüştü… Yunus şoför olmuş, Onnik bakkal semti terk etmişti. İstikbalimi görmemekle birlikte biraz da okulu bitirmenin verdiği şevkle, iş arıyordum kendime…

O zamanlar yeni adet olduğu üzere, iş ararken konuştuğum insanların “Siz bize bir telefonunuzu bırakın, biz sizi en kısa sürede ararız.” kandırmacalarına inanıp, hayal aleminde meslekten mesleğe dolanıp duruyordum…

Dört aydır konuştuğum kıza “Seni yarın anneme götüreceğim” diye söz vermiştim. Pastaneden yeni çıkmış, yağmurun ıslaklığı yer yer kurumuş caddede yan yana tozpembe bir dünyanın içinde yavaş yavaş gezinmenin rahatlığıyla, önce el ele sonra biraz sarmaş dolaş yürüyorduk. Daha ben ne olduğumu anlamadan şak diye bir tokat indi suratıma. Karşımda duran annemdi. Yanımdaki kız şaşkın, adeta kesilip de evin ortasına konmuş yılbaşı çamı gibi hareketsiz.

–E! Ben seni karılarla gez toz, it kopuk ol diye mi büyüttüm, bu ne hâl?

–Anne! Dur bak! Bu Ayşe.

–Bana ne. Kimse kim.

Kız mezarından çıkarılmış ceset gibi donuk bir vaziyette, hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamış, tek kelime etmeden bize bakıyor.

–Ama anne, ben onu çok seviyorum, yarın sana getirecektim.

–Seviyormuş, bir de seviyormuş. Özrü kabahatinden büyük. Sen seveceksen ananı sev, önce ananı. Sen sevmek ne demek biliyor musun ki seviyorum diyorsun? Sen sevmenin ne olduğunu bilsen önce beni seversin. Şu zavallı ananı seversin. Seversin de  “Dur ana, babam dayanamadı çekti gitti, hem eve hem bana baktın, yemedin yedirdin, giymedin giydirdin, okuttun... Ama şimdi ben de adam oldum. Bırak artık şu pis sokaklarda, yere çömelip akşama kadar kamburunu çıkaran lavanta sepetini, gel otur evinde derdin. Sevmekmiş, hah!

–Ama anne herkes… diye başladığım cümlenin sonunu getiremeden yarı yaşla dolan gözlerimle çoktan çekip gitmiş olan Ayşe’nin arkasından bakarken, bir elimle annemin omuzuna bir elimle yerdeki lavanta sepetinin sapına sarıldım.

İkimizin de gözlerinden akan yaşlar, yeniden yağmaya başlayan yağmura karışıp giderken ağlaya ağlaya evin yolunu tuttuk.

(Öykü - Tarkan İkizler)