Ondördüncü

Ben onbeşinciyim. Evet, size telefonu ben ettim.

Ve beni kolayca bulup hastaneye yetiştirmeniz için kapıyı da ben açık bıraktım.

Daha önce tuttuğum notlardan (ve ses kayıtlarından birleştirerek hazırladığım, bir itiraf mektubu sayılabilecek) buraya eklediğim, aşağıda yazdığım her şeyi kabul ediyorum.

Bir haftadan beri her akşam şu sersemi içtiği meyhanede bulup diğerleri gibi evine kadar takip ediyorum. İlk olarak, yine böyle işten çıktığım bir akşam rastlamıştım ona. Herhalde o akşam da yine böyle üzgün ve her zamanki gibi canım sıkkın olacaktı ki başım önde, farkında olmadan yere baka baka yürüyordum.

(Bu yere baka baka yürüme de kazadan sonra kurtulamadığım bir alışkanlık olarak kaldı bende.)

Sokağın köşesinde çarpışmıştık ve bu ayyaş pislik bana hiç dikkat etmemişti.

Evet hiç dikkat etmemişti, halbuki o ondördüncü olacaktı…

Herif bana çarptığının bile farkında değildi ama yere düşen şişeyi aramayı da ihmal etmiyordu.

(Hissetmedim değil, bir an için durup kafasını kaldırarak bana bakmayı denedi ama sonra nedense yapamadı.)

Şişeyi almaya çalışırken önce bir eğilip düştü. Kalkmak için kolunla şöyle bir kendini zorladı ama başaramayıp orada öylece kaldı.

Daha ilk karşılaştığımız anda onun ondördüncü olacağını anlamıştım…

Pis, gri ceketiyle çamurlu kaldırımda yüzüstü yatan bu sarhoş da insanlık için yararlı bir hale dönüştürülebilir diye anında kararımı verdim. İnsan hayatını ilgilendiren böylesine zor bir kararı vermek, eskiden hayal bile edemeyeceğim zorlukta bir şeydi. Şimdi ise benim için ne kadar sıradan ve anlık bir davranış.

(Yaşadığım zor günler ve çektiğim tarifsiz acılar karakterimi değiştirerek beni böyle davranmaya itti, yoksa ben asla böyle biri olmazdım.)

Hemen ceplerini arayıp cüzdanını buldum.

Kimliğini çıkarıp adını soyadını öğrenince tekrar cüzdanını cebine yerleştirdim.

(Adını soyadını mutlaka öğrenmeliydim yoksa bütün uğraşlarım boşa gider.)

Sonra onu orada bırakıp yoluma devam ettim.

Bu pisliği bir hafta boyunca hiç aksatmadan takip ettim. Farklı bir şey olsun, kendisini benim kaderimden korusun kurtarsın istiyordum ama onu bir kez bile ayık görmedim. Bu durum doğal olarak onun ondördüncü olmasını sağlamıştı. Kendi keyfini düşünen, başkasına asla yararı olmayan diğer sarhoşlar gibi sıradan bir “Zararlı”ydı o da.

(Hepsi öyle değil midir? Kendisini keyifle aptallığı birleştiren bir duruma sokmaya çalışan, arkasından suçla kardeş olan sarhoşların hepsi bir değil midir? Öbür salak da eminim her gün bunun gibi içip içip kendini sokaklara atıyordu.)

Keşke kendisiyle konuşacak bir fırsatım olsaydı da onu şu andaki durumundan kurtararak kaç insanı, kaç aileyi hayata döndüreceğimi anlatabilseydim. Belki o da bana hak verecek ve yapacaklarımdan dolayı beni suçlamayacaktı.

(Ya kaybettiğim iki çocuğum, karım? Onlar da bana hak verir miydi acaba? Başka biri, benim yapacağımı bizim için yapsaydı, çocuklarımızı kurtarmak yerine “Hayır!” diyebilir miydik?)

Sarhoş piç, hiç bir şeyden habersiz önümde yalpalayarak yürüyor.

(Başına gelecekleri bilse bugün içkiyi bırakıp aynen altıncı gibi hemen yalvarmaya başlardı. Altıncı da önce böyle yalvarmış ama ertesi gün yine içmeye başlamıştı… Sonra? Sonrası belli işte adı üstünde “Altıncı” oldu.)

Bir haftadır Azrail gibi ensesindeyim ama bir an olup da arkasına bile bakmadı. Ailesi olsaydı şimdi ben de burada olmazdım tabii.

(Dün akşam yanından ayrıldığı kadının paramı kabul edeceğini tahmin etmiştim zaten. Böyle pislik heriflerin aşkı da ancak öyle orospular olur. Ne ailesi? Ne çocuğu?)

Bir haftalık takip sonunda, artık kaçta nerede olacağını üç aşağı beş yukarı bilebiliyorum. Bu akşam da dünkü, evvelki ve öteki günler gibi saat onbir civarı meyhaneden çıktı yine onbeş dakikalık yolu yaklaşık bir saatte alarak yana yıkıla, düşe kalka oturduğu izbe apartmana varacak.

Dün meyhaneye geldiğinde onu orada bırakıp evine girdim.

(Eskiden insanların özel hayatlarına saygım vardı ve böyle bir şeyi inanın asla yapamazdım.)

Amacım bir ailesinin olup olmadığını öğrenmekti. Evi de kendisi gibi pis ve dağınıktı. Yine tahminlerim doğru çıkmıştı: Diğer onüçü gibi ardından bunu arayıp üzülen de olmayacaktı. Evde görünür hiçbir yerde ne bir çocuk resmi ne de sıradan evlilik resimleri vardı.

(Oysa benim evimde sizin de görebileceğiniz gibi sevdiklerimin resimleri her odada baş köşede durur. Onları unutmak hiç bir zaman mümkün olmadı. Hele küçük olanını görmeliydiniz o kadar akıllıydı ki…)

Her ne kadar pisliğin biri olsa da ondördüncü olacağı zaman arkasında gözü yaşlı kimseyi bırakmak istemem. Sadece ailesi olmayan ayyaşlardan oluşan bir listem olduğunu siz de anlamışsınızdır.

Böyle şeylere özellikle dikkat ediyorum. Kimsenin benim gibi acı çekmesini istemem. Bütün bunları benim yaşadığım korkunç günleri yaşayan başka insanlara yardım etmek için yaptım.

(Her biri bir ömür kadar uzungeçen 15 saat. Ameliyathane önünde bekleyerek geçen, tarifsiz, cehennem acısı dolu tam 15 saat…)

Bu hassas dengeyle oynamak, kendimce insanların kaderini değiştirmek ne kadar doğru diye çok uzun bir süre düşündüm ve en iyisinin bu olduğuna gerçekten tüm benliğimle inandım.

İşe yaramayıp çevresindekilere zararı olabilecekleri yararlı hale getirmek… Evet, işte bu. Bunun neresi kötü. Keşke başka biri de bizim için böyle bir şeyi yapsaydı. Şimdi böyle mi olurdu?

Karım ve çocuğum o arabada yanarak can verirken. Kazaya neden olan diğer arabanın sarhoş sürücüsünü bir gece önceden, biri ortadan kaldırsaydı. Karım ve küçük çocuğum hastane yolunda umutla ilerlerken yine o korkunç sonu yaşarlar mıydı?

Saat onikiye gelmek üzere, son bir sokak kaldı. Onbeşinci kendim olacağım için artık yakalanmaktan da korkmuyorum. Neredeyse adamla yan yana yürüyeceğim. Apartmanın önüne geldik. Kapıyı açıp içeri giriyor, ben de arkasından.

Paltomun cebinden çıkarıp kafasının arkasına dayadığım silahın tetiğine basıyorum.

Apartman boşluğunda silahın sesi yankılanıyor. Daha önceden hazırladığım sahte “Organ bağış kartı”nı cüzdanında kimliğinin yanına yerleştiriyorum. Sokağa fırlayıp koşarken arkamdan camlar açılıp kapanıyor ama kimse beni göremiyor.

(Ben de karımla çocuğumun arabasına çalıntı arabayla çarpan sarhoş orospu çocuğunun kimliğini öğrenememiştim. Hırsızlık yapan, kimliği belirsiz sarhoşun tekiydi.)

Sarhoşun cesedini bozulmadan yetiştirsinler diye saat 00.30 da polisi aradım. Bütün bu cinayetlerden ötürü polisi de ayağa kaldırdığımı biliyorum. Yakalanmamak için her seferinde başka bir sokak telefonundan, başka bir karakolu arıyordum. Kendilerinden özür diliyorum.

(Bugüne kadar bulunan 14 cesedin 14’ü için de ben telefon etmiştim. Hep aynı acil numaralarını ararsam polisin peşime düşebileceğini biliyordum. Fakat cesetlerin de çok hızlı bir şekilde hastaneye yetiştirilmesi gerekiyordu.)

Onların, zamanında yerine ulaşıp ulaşmadığını gazetedeki haberlerden takip ediyordum. Hani bilirsiniz: “Talihsiz ölümüyle beş kişiye hayat verdi!”, “Bilinmeyen intihar sebebi, iki yavruyu son anda hayata döndürdü…” benzeri, ölenlerin organları sayesinde nakil bekleyenler kurtulunca yapılan gazete haberleri vardır. İşte bu haberleri takip edip, öldürdüğüm işe yaramaz ayyaşların, organ nakli için vaktinde hastaneye yetiştirildiğini görmek hayatta kalmam için tek sebebim olmuştu.

(Kim bilir kaç kişi organ nakli için, sevdiği birinin son saatlerini sayarken sayemde tekrar yaşama sevinciyle dolmuştur.)

Başkalarına böyle davranmak çokzor ve insanlık dışı ama baba olarak onların acısıyla yaşamam mümkün değil ve yaptıklarımdan pişman değilim.

(Büyük çocuğumuz çok hastaydı ve tek çaresi ilik nakliydi. Yaptığımız hiçbir şeyin faydası olmadı. Bizlerden alınan örnekler işe yaramadı. Son bir şansımız vardı, o da nakil için ikinci bir çocuk yapmaktı.)

Karımla ben tam beş sene ikinci çocuğumuzun büyümesini acıyla seyrettik.

Küçük olan yavaş yavaş ele avuca gelirken, büyük olanın durumu her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Doktorlar “Yarın ameliyata almak zorundayız, yoksa kaybedeceğiz.” dediğinde karım da bende yıkıldık.

O gece karım ameliyattan önce, oyuncaklarıyla kendi odasında uyusun diye (Zaten hastanelerde büyümek zorunda kalan) küçük çocuğumuzu da alıp eve gitti. Sabah evden telefonla görüştük, geliyorlar. Yarım saat geçti yok, bir saat geçti yok, nasıl olsa gelirler diye doktorlar büyük olanı ameliyat için hazırladılar.

Telefon ediyorum, telefon cevap vermiyor. Gitsem büyük olanı ameliyathanede bekliyor. Evde yok, sokakta yok. Çıksam nerede bulacağım. Mutlaka bir şey oldu diyorum ama bir yandan da konduramıyorum, hani eskiler “Basiretim bağlandı.” derler ya. Hiçbir şey yapamadan öylece bekliyorum.

Hastanedeki polislerden yardım istedim yine bir şey çıkmadı onlar da o anda nereden bilsinler.

Bu, tam 15 saat süren ölümcül bekleyiş, büyük oğlumun “baba” diyen nefesiyle sona erdi.

Nihayet hastaneden çıkmak üzereyken koluma yapışan polis memuru, her bir saati bir ömür kadar uzun gelen bu sonsuz bekleyişin ikinci acı haberini verdi. Karım ve çocuğum hastaneye gelirken geçirdikleri trafik kazasında ölmüşlerdi.

Ayrıntıları daha sonra kendime geldiğimde öğrendim.

(Sabahın köründe daha millet yeni işe giderken, karımla çocuğumun bulunduğu arabaya çarpan orospu çocuğu sarhoştu. O saatte sarhoş bir hırsız, karımın karşısına çıkıp bütün ailemizin kaderini değiştirmişti.)

O 15 saatin her bir saati için de ben, 15 kişinin kaderini değiştirip acıyla bekleyen başka insanlara yardımcı olacaktım. Son olarak dün akşam ondördüncüsünün kaderini değiştirerek kendime verdiğim sözü yerine getirdim.

Umarım vaktinde yetişip başkalarına umut olursunuz.

Şimdi kendi sıram olan 15. için sizden izin istiyorum… 

(Öykü _ Tarkan İkizler)