Sesler

Yok, artık dayanamayacağım. Yeni gelen müdire hanım yüzünden delirmek üzereyim. Evet kadın yeni geldi. Daha doğru dürüst tanımıyoruz bile ama topuklu ayakkabılarından çıkan o korkunç ses yok mu…

Sivri topuklu ayakkabıları çıkartıp kafama vursa daha iyi. “Takatak! Takatak!” Bütün gün çekilecek şey değil. Hele bu son hafta sinirlerim iyice haraboldu.

Artık hiç bir sesi kaldıramaz oldum. Telefonlar beynimin içinde sanki “Takatak! Takatak!” diye çalıyor. Arabaların kornalarından sesler hep “Takatak! Takatak!” diye çıkıyor. Birisi gelip da “tık” diye masama kalem bıraksa ona bile tahammül edemiyorum. Çok kötüyüm, çok. Oysa şu müdire hanım gelmeden önce ne kadar sakin biriydim.

Dünyaya boş vermiş olmanın getirdiği bir şey mi bilemem. Önemsiz ayrıntılardaki küçük ve basit güzellikler oldum olası dikkatimi çekmiştir. Belki de yetişme tarzıyla ilgilidir böyle perdedeki desenlere bakarken onu ilk kimin nasıl çizdiğini düşünmeye başlayıp dalıp gitmem.

Müdire hanıma göreyse “Öyle bir yerlere bakıp dalıp gitmek hiç de güzel bir davranış değil”miş. “Bir memur, amiri geldiğinde hemen ayağa kalkmalı”ymış. Hele ki önemli bir dosya aranıyorken…

Renkler ve şekiller kadar sesler de her zaman ilgimi çekip farklı duygular uyandırmıştır bende. Mesela akşamüstü iş dönüşü evime giden dar yollarda yürürken komşu bahçelerden gelen çay karıştırma sesini duyunca birden canım öylesine bir çay çeker ki anlatamam. Çay bardağına çarpan çay kaşığının insana hayat veren o büyülü çıngırtısı derhal çay içmemi emreder.

Peki sizce müdire hanım bu işe ne der bilir misiniz? “İş saatleri içinde çay içmek zaman kaybı”ymış. Hele ki yazılacak bir sürü evrak varken…

Ya soğuk bir kış sabahı sobayı yaktığımda ilk alevlerin ışığıyla birlikte odayı kaplayan çıtırtılara ne demeli? Minik kıvılcımlara eşlik eden o çıtırtıları duymazsam ısınamayacağımı düşünürdüm.

Hâlbuki o “Takatak”ları duymayayım kanım donuyor. “İçerisi yeterli derecede sıcak”mış da, “Kaloriferin başında ısınmak da ne oluyor?”muş da…

Peki İstanbul’un boğaz manzarasını vapur düdükleri olmadan düşünebilir misiniz? Ben de düşünemem. Çok güzel bir tabloyu kimin yaptığını gösteren imzası gibidir boğazdaki vapurların düdükleri. İsmini söyleyen güzel bir kız gibi biraz da neşe katar tabloya.

Müdire hanımın bunları anlamasını beklemiyorum zaten ama pencereden şöyle bir dışarı bakmayayım. “Takatak! Takatak!” hemen arkamda bitiverir. “Ne o, bir şey mi var dışarıda? Ne zaman gelsem camdan bakıyorsun.”

İnsanı dinlendiren, hayatına böylesine benzersiz güzellikler katan sesler yerine bütün gün “Takatak! Takatak!” sesleri içinde aklımı kaçırmak üzereyim. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca on günlük bir izne çıkmaya karar verdim. Pek de izin için uygun bir zaman değil ama olsun. Beni ancak doğanın kendine özgü o güzel sesleri paklar.

Yakın bir arkadaşımın emekli olunca temelli taşınmayı düşündüğü, köy evinden bozma minik bir yazlığı vardı. Daha önceden gitmemiştim ama evin turistik bir şehrin pek bilinmeyen dış kısımlarındaki sessiz küçük bir köyde olduğunu biliyordum. Arkadaşım beni her gördüğünde “Biz sık sık gidemiyoruz, bari ev sahipsiz kalmasın. İstediğin zaman söyle. İşte anahtarlar burada.” deyip dururdu. Fırsat bu fırsat, durur muyum, hemen açtım telefonu anlattım durumu.

Müdire hanıma kalsa “İş yerinden özel görüşme yapmak da pek doğru değil”dir ya neyse.

Bir saat sonra buluştuk “İşte anahtarlar, işte adres. Zaten daha sezon da başlamadı. Kimsecikler yoktur kafanı dinlersin. Haydi sana iyi yolculuklar.” diyen arkadaşımla vedalaştık. Hemen evde çantamı valizimi hazırlayıp yola düştüm.

Arkadaşım öyle bir tarif etmiş ki gece olmasına rağmen elimle koymuş gibi buldum. İşte köyün çıkışındaki son yol, işte futbol sahası ve işte büyük tarlanın yanındaki küçük ev. Evi açtım yerleştim. Sadece gerekli eşyalarla döşeli şirin bir köy evi. Etraftaki meraklı bakışlardan kurtulmak için komşularla tanışmayı yarına bırakarak camları açıp hemen yattım.

Aslında yol yorgunu ve uykusuzum, hiç duymamam gerekiyor. Fakat duyulmayacak gibi değil, dünyadaki bütün cırcır böcekleri toplanıp benim camın altına gelmişler. Kalkıp camları kapadım.

Camları kapadığımda dikkatimi çeken otobüs, kamyon sesleri gittikçe sıklaşmaya başladı. Sanki bir el tam ben yatınca evi tutup kaldırmış İstanbul – Antalya karayolunun ortasına koymuş. Araba sesinden durulmuyor.

Camdan baktım ama bu karanlıkta ne olduğunu anlayamadım. Kamyonlara gündüz yasak olduğu için hepsi birden gece yola koyuldular herhalde. Sabaha karşı, anlaşmış gibi hem otobüsler -kamyonlar hem cırcır böcekleri aynı anda sustu.

Sinirlerim bozukken sesleri bu kadar abartmam normal, nasıl olsa yarın bütün gün uyurum diye düşündüm. Düşündüğüm anda duyduğum bir çığlıkla yataktan fırladım. Çığlığın arkasından “ü-ürüü…” gelince horozun ölmek için bizim bahçeyi seçtiğini anladım.

Tekrar başımı yastığa koydum fakat bu sefer de yastığın altında bir düğme varmış gibi büyük bir gürültüyle bir motor çalışmaya başladı. Hem de ne gürültü. Aynen Boğaz’da Beşiktaş - Üsküdar arasında çalışan motorlar gibi yanında faşır foşur su sesleriyle birlikte.

Rüya değil gerçek. Duyduğum bu sese göre evin denizde gitmesi gerekiyor, çünkü motor sesi aynı. Dayanamadım, kalkıp baktım. Hemen benim bahçenin yanındaki kuyudan su çeken bir motor büyükçe bir tarlaya faşır fuşur oluk gibi su akıtıyor. Kuyuyu ve motoru gece nasılda görmemişim.

Böyle şeyler niye hep beni bulur diye söylenip yattım ve bu seslerin üstüne eklenen traktörün sesini duymamak için yastıkla kulaklarımı kapayıp uyumaya çalıştım ama nafile.

Şimdi de sabahın köründe kapı çalıyor. Açıp bakıyorum kimse yok. Bahçeye çıkıp sağa sola bakıyorum fakat hâlâ “Takatak! Takatak!” sesleri geliyor. Bu evin başka kapısı yok ki diye içimden geçirirken sesin çatıdan geldiğini anlıyorum.

Mendebur hayvan nasıl çıkmış oraya? Eee, boşuna “Keçi gibi tırmanıyor.” dememişler. Fakat benim anlayamadığım; her yer ot içinde yüzerken niye benim damdakileri kafaya takmış?

Allahım delireceğim, sen yardım et. Bu ördekler nereden çıktı şimdi “Vak! Vak! Vak!” Yandaki motorun etrafında oluşan minik su birikintisinde bir yandan yıkanıp yüzüyor bir yandan da hiç durmadan bağırıyorlar.

Cennete geldim derken kendi ayaklarımla cehenneme gelmişim haberim yok. Motor, traktör, su sesi… Keçi damda takunyayla geziyormuş gibi hiç durmuyor. Derken ördekler ve bir de üstüne sağda solda “Gıdak! Gıdak!” gezen tavuklar, ahırlarında benim gibi delirip “Möö”leyen inekler…

Bir sigara yakıp ümitsizce bu doğal senfoninin bitmesini bekliyorum, saat daha dokuz. Gidip tıraş oluyorum, aynadaki yüzümden ve uykusuzluktan kırmızı olan gözlerimden ben bile korktum. Ekmek alıp kahvaltı etmek lâzım. Çıkıp bakkal aramalıyım.

Yolda, yandaki evin önünde biri gözüme çarpıyor. Hemen yanına gidiyorum; “Merhaba amca, ben İstanbul’dan geldim. Şu yandaki evde kalıyorum.” deyince amca daha güleç bir yüzle “Merhaba yavrum, hoşgeldin.” diyor. “Bu benim bahçede çalışan motoru durdurabilir miyiz? Çok ses yapıyor.” deyince de “Durur kendi o, ama bana söyledin ya, şimdi benim de aklıma taktın.” diyor.

Biz amcayla konuşurken, başka bir evin bahçesinde birden davul zurna çalmaya başlıyor. Ben delirmiş gözlerle ne olduğunu anlamaya çalışırken amca açıklıyor. “Şanslısın bugün bak, akşama kadar sünnet düğünü var. Bizim buralarda böyle sabahtan akşama kadar sürer düğünler. Yenir, içilir, eğlenilir, sen de gel ha bak yabancı değilsin.”

Sinirlerim alt üst olmuş, amcaya bir selam çakıp yavaş yavaş oradan bakkala doğru uzaklaşıyorum. Tam bakkalın kapısından adım atacağım sırada, cami megafonundan gelen bir konuşma sesiyle olduğum yerde zınk diye duruyorum.

“Sayın Şirincelileeer, turizm sezonunun açılışı münasebetiyleee, bu akşam eski futbol sahasında belediyemizce konser verilecektiiir…”, “Sayın Şirincelileeer…” anonsu ikinci kez dinlemeyi bile beklemeden eve doğru koşmaya başladım.
Eşyalarımı toplar toplamaz İstanbul’a doğru yola koyulacağım. Müdire hanımın ayakkabılarına kurban olayım. Burası ne böyle. Beş dakika daha durursam delireceğim…

(öykü - Tarkan İkizler)