Siz bu yazdıklarımı bulduğunuzda, ben yaşamıyor olabilirim…

Yazdıklarımın tamamını okuduğunuzda, öğrendiklerinizi diğer insanlara duyurup duyurmamakta serbestsiniz. Eğer notlarımı bularak bu araştırmayı başlatabilirseniz, adınızı da ölümsüzlüğe kavuşturabilirsiniz. Bence bu bile, her türlü riski göze almaya değer…

Bu notları burada zorla tutulmamın ikinci yılını doldurduğumda, yazılı ifadelerimi daha düzgün bir şekilde hazırlayabilmem için verilen bilgisayarla iletmeye çalışıyorum. Şu anda beni yaşama bağlayan tek şey, birilerinin yazdıklarımı bulabilme olasılığı…

Bilgisayar işletim sisteminin dosyasına benzeyen bu belgeyi bulup inceliyorsanız, çok şanslı sayılırım. Bana verilen bu bilgisayarı ne zaman geri alacaklarını bilemediğim için, size yazdığım bu belgeyi tamamlamakta çok acele etmek zorundayım. Lütfen yazım hatalarımı normal karşılayın.

Size her şeyi anlatmadan önce kendimi tanıtmam gerektiğini düşünüyorum. Ben Fransa’da arkeoloji ve antropoloji eğitimi almış Tunus asıllı arkeolog Jemal bin Farsian. Şu anda bilmediğim bir yerde gözetim altında tutulmaktayım.

Tunus’taki laboratuvarımızda yaptığım araştırmalarda ulaştığım bilgiler ve yaşadıklarım öylesine inanılmaz ki; size burada yazdıklarımın ispatı olarak (akademik geçmişimin güvenilir olmasından başka) sağlam bir delil sunamıyorum…

Evet, diplomamı, saygın dergilerde yayınlanan bilimsel makalelerimi inceleyerek ya da bilim çevrelerinde tanınmış profesörlere sorarak, benim kişiliğim hakkında birçok sonuç çıkartabilirsiniz. Ama eminim ki bunların hiçbiri size (bütün olayları en başından beri kişisel video kaydedicisine çekmeyi başaran) Phil Rosen’in video kasetleri kadar güvenilir bir delil olmayacaktır.

Belki daha sonradan da çeşitli ses ve görüntü kayıtları almışlardır. Bu konu hakkında en küçük bir bilgim yok. Ben sadece Phil’in çektiği video görüntülerinde (İfadelerimiz alınırken sık sık bu görüntüler eşliğinde sorgulanıyorduk) bir sorun olmadığına eminim.

xxx

Tüm bunların hepsi laboratuara getirilen (yaklaşık olarak ansiklopedi cildi büyüklüğünde) bir metal levha ile başladı. Ben ve ekibim bu laboratuvarda bugüne kadar öyle garip arkeolojik kalıntılarla karşılaşmıştık ki artık hiçbir şey bizi şaşırtamıyordu. (Aramıza katılan genç memurlar, maaşları kesilmesin diye çölde ellerine ne geçerse incelememiz için bize getirirlerdi.)

İlk gördüğümüzde bu metal levhanın tarihteki en büyük keşif olduğunu anlamamız mümkün değildi. Şimdi, öğrendiklerimizi düşününce bunun da hiç bir önemi olmadığını anlıyorum…

Diğer arkadaşlarım “Çöle düşen uçak parçasıdır.” diye çoktan kararlarını vermişti. Ben de bunu onaylamak üzereydim ama metal levhayı getiren adam hâlâ bağıra çağıra teknisyenle tartışıyordu. Bulunan parçanın bu kadar yeni görünmesine rağmen (parlak siyah bir metaldi) adamın “Eski eser.” diye ısrar etmesi, herkesin canını sıkmaya başlamıştı.

Avrupa’da aldığım eğitim beni bu can sıkıntısının dışında tutmak zorundaydı.

Fransız Arkeoloji Akademisinin kurduğu laboratuvarda uymamız gereken kuralların en önemlisi; Bulunan her şeyi inceleyip rapor etmekti. Yanlarına gidip adamın elinden levhayı aldım. Aşağıda daha sonra olanları ve meslektaşım Phil’le aramızda geçen konuşmaları bire bir, aynen yaşadığım gibi size aktarmaya çalışacağım.

xxx

İlk fark ettiğim, pek bilinmeyen bir hiyeroglifle üzerine “Isıya duyarlı özel madde. Her 20 kat ısıda bir sayfa.” yazılmış olmasıydı. İlgimi çektiği için metal levhaya kayıt defterinde bir numara vererek adamı gönderdim.

“Isıya duyarlı özel madde?”

Elimdeki bir metal parça olduğuna göre ısıya duyarlı özel metal denmek isteniyor olmalı. Isıya duyarlı olan özel metal ise “Akıllı metal” olarak tanımlanır. (Akıllı metal: Isıtıldıkça ya da soğutuldukça, o ısıda kendisine verilen şekli hatırlayarak, eski haline dönmek için değişime uğrayan özel alaşımlara denir.)

Hayatımda bu kadar saçma bir şey görmedim! En az beşbin yıl önce var olan bir uygarlığın akıllı metalle hiçbir bağlantısı olamayacağını herkes tahmin edebilir. On-onbeş kişiyi bulan, bu dilin günümüzdeki uzmanlarından hiçbirinin böyle basit ve aptalca bir şaka için zaman harcamayacağına da eminim.

(Bazen çok basit çözümler kendilerinden şüphe duyulmasını sağlar, işte bu da öyle bir durumdu.) Esas soru şuydu; “Böyle saçma bir şeyi kim niye yapsın?”

xxx

Bu konu hakkında benden daha fazla bilgiye sahip olduğunu düşündüğüm Kanadalı dostum, değerli bilim adamı Phil Rosen bana yardımcı olabilirdi. Hemen onu arayarak bulduğumuz metal levhayı ve durumun garipliğini anlattım. Nedense Phil olayla çok yakından ilgilendi ve hemen yanımıza geleceğini söyledi. Bu konuşmadan tam iki gün sonra elinde kamerasıyla el-Uveyne havaalanında karşımda duruyordu. Gümrük görevlisini, Phil’in Kartaca şenliklerine gelen belgesel yapımcısı olduğuna inandırmak biraz zor oldu ama bu sayede kamerasının alınmasını engelledim…

Phil’le en son bir yıl önce, İsrail’de düzenlenen Uluslararası Arkeoloji Konferansı’nda görüşmüştük. Yoldaki sohbet genelde Kanada ile Tunus arasındaki iklim farkından bahsederek geçti. Onu otelde kalmaktan vazgeçirip kendi kaldığım yere yerleşmesini sağladıktan sonra laboratuvara gittik.

İki nöbetçi tarafından korunan laboratuvardaki özel test odasında yaptığımız yarım saatlik bir incelemeden sonra dışarı çıktık. Phil, merakla ondan gelecek açıklamayı beklediğimi fark etmiş olmalı ki “Jemal, sana anlatmam gereken çok önemli şeyler var.” diyerek konuşmasına başladı.

xxx

- Rastlantı sonucu kendini çok büyük bir tehlikeye atmışsın, bu iş için mutlaka büyük bir ülkenin güvenlik desteğine ihtiyacın var. Bildiklerimde yanılmıyorsam bütün dünya bulduğun bu metal levhanın peşinde.

- Böyle bir şeyi hiç duymadım, niye bu salak metal parçası bu kadar önemli olsun ki?

- Dostum, eğer tahmin ettiğim gibiyse; inan, bu levhaya karbon testi yapmak istemezsin.

- Niye böyle bir şey düşüneyim ki? Lütfen, bana bu konu hakkında bütün bildiklerini anlat. Bu iş fazla karışık olmaya başladı.

- Daha önce birlikte çalıştığım Amerika Savunma Bakanlığı adına görevli Profesör Rumsfield bana bu metal levhadan bahsetmişti. Anlatılanlara göre milattan önce 1250 yıllarında yine böyle bir metal levha bulunmuş. Bu kusursuz ve anlaşılmaz nesne o zamanlar da çok ilginç olmalı ki alıp krala götürmüşler.

Kral, kusursuz bir yüzeye sahip olan bu metal levhanın ne olduğunu anlayamamış ve büyük bir ihtimalle mermer sanmış. Levhayı gösterdiği âlimlerden hiçbiri üzerindeki yazılanları çözememiş. Bunun anlamsız bir şey olduğunu düşünen kral levhayı kırmak için alıp yere atmış. Kırılması için yere atılan mermer(!) parçasına bir şey olmadığını gören kral; bunu tekrar tekrar denemiş, başkalarına denetmiş…

Ki bu arada söyleyeyim bu bahsettiğim kral Asur kralı I. Tukulti-Ninurta‘dır. Kral Tukulti-Ninurta bu olanlardan sonra birçok yönteme başvurmuş. Aslında bir metal olan bu mermerin kırılmaz olduğunu anlayınca bu sefer de ateşe atmayı düşünmüş. İşte burada bir mucize gerçekleşmiş, ateşe atılan bu garip nesnenin üzerindeki garip yazılar değişip duruyormuş. Bir süre sonra kendi dillerinde yazılar çıkmaya başlayınca Tukulti-Ninurta bunu tanrılardan gelen bir yazıt olarak düşünmüş ve hemen ateşi söndürtüp levhayı almış.

Tukulti-Ninurta, adamlarına Tanrıça İştar-Dinutu adına bir ziggurat yapılmasını emretmiş. Ziggurat bitirilince önüne, ateş tanrısı Nasku için çok görkemli bir sunak yapmış. Bu sunağın üzerine de kendisini ateşte yazıları değişen kutsal levhanın önünde diz çökerken betimleyen bir fresk yaptırtmış.

- Phil dostum bu anlattıkların doğru mu? Ben bir arkeolog olarak bunları nasıl bilmiyorum?

- Bu fresk şimdi Berlin Devlet Müzesi’nin gizli dehlizlerinde çok sıkı güvenlik tedbirleri altında korunuyor. Bildiğin gibi İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler, Almanların elinden kurtulmaya çalışmak için dünyanın çeşitli ülkelerine kaçmışlardı. Bir profesör de Amerika’ya kaçarken üzerinde çalıştığı bu freski ve tüm belgeleri, yakalanma riskini göze alarak yanında götürmüş. Almanlar elli yıl sonra çok zor da olsa Amerikalılardan bu freski geri almışlar. Yahudi profesörün yaptığı araştırmalara ait belgeler ve Asurlardan günümüze ulaşan tek destan olan Tukulti-Ninurta Destanı da Amerika’da kalmış. Şimdi niye bu metal plakanın peşindeler anlıyor musun?

- Evet. Hem onu hem de İsrail’in Fransa aracılığıyla tekrar çalışmalarımıza destek olmasını şimdi daha iyi anlıyorum (Fransa buradaki araştırmalar için ayırdığı ödenekleri iki yıl önce kesmişti).

- Hayır, dostum hayır. Ben bundan bahsetmiyorum. Benim anlatmaya çalıştığım şu: Amerikalılar elli yıldır bütün dünyada Tukulti-Ninurta’nın bulduğu metal levhayı arıyorlar ve sanırım onu sen bulmuşsun… İşin en tuhaf yanı da metal levhanın üzerinde yazılanların doğru olduğunu düşünmeleri…

- Peki nasıl olur da, dünyada ki herhangi bir uygarlık, beşbin yıl önce akıllı metali bulup bundan bir yazıt yapar? Aklım bunu almıyor.

- Benim de söylemeye çalıştığım bu. Beşbin yıl önce dünyadakilerin bunu bilmesine imkân yoktu ama ya galaksimizdeki başka bir uygarlık bunun üzerine notlar yazıp bizim bulmamızı istediyse? Ve belki de beşbin yıldan çok önce buraya bırakıldıysa…

- Demek ki Asurlardan önce de defalarca farklı uygarlıklar tarafından bulunmuş ve zamanla bir kaybolup bir bulunarak günümüze kadar gelmiş.

- Tukulti-Ninurta da bu metal levhayı bulduğunda kendinden öncekiler gibi bunun ne olduğunu anlamadı. O’nu önemli yapan; kendisinden sonrakilere, ateşe atılınca üzerindeki yazıların değiştiği garip ve gizemli nesneden bahseden destanla bunu gösteren bir fresk bırakmış olması.

- Arkeologlar yıllar süren çalışmalarını bir sonraki kuşağa bırakarak bu freski ve Tukulti-Ninurta Destanı’nın gizli ayrıntılarını bulmaya çalıştı. Sonunda çözümü bulan Yahudi profesör de bütün çalışmaları Almanların elinden kurtulmak için Amerika’ya taşıdı. Böylece metal levhadan günümüz devletlerinin de haberi oldu.

- Amerikalılar araştırmalarda bahsedilen bu nesnenin, ancak ileri uygarlıklar tarafından bilinebilecek bir madde yani akıllı metal olduğunu düşünüyordu. Milattan önce 1250′de akıllı metali de ancak olası bir dünya dışı uygarlıktan başka kim bilebilirdi ki? Eğer gerçekten böyle bir şey varsa bunu dünyaya uzaylılar bırakmış olmalıydı. İşte macera böylece başlamış oldu.

- Uzaylılar niye böyle bir metal parçasını dünyaya bırakmak istesinler ki?

- Onu da üzerindekileri okuyunca anlayacağız. Belki de bize kendi bulundukları yeri tarif ediyorlardır.

xxx

Bir an için bütün bunların, elimizdeki metal levhayla ilgili olduğunu düşünmek, insanı delirtmeye yetiyordu. Phil’e kamerasını alıp hemen laboratuarda çalışmaya başlamamız gerektiğini söyledim. Bana önceden yaptığı hazırlıklardan ve gereken malzemelerden bahsetti. Hepsini, hemen temin edebileceğimi düşünüyordum ama yüksek ısı elde etmek için asetilen kullanan özel bir fırına ihtiyacımız vardı.

Bunu bulup kurmamız tam bir haftamızı aldı. Aslında fırını iki günde monte edip kurmuştuk fakat yüksek ısıya dayanabilecek çok özel bir camı bulmamız bir hafta sürdü. (Video çekimleri için bu cam şarttı.) Fosfat fabrikalarından tutun da Kabis Körfezi’ndeki petrol rafinerilerine kadar sorup soruşturduk ve en sonunda doğalgaz tesislerinden birinden, ısıya dayanıklı iki özel giysi bulduk. Artık her şey hazırdı. İnşallah sonumuz Tukulti-Ninurta gibi olmaz. (Bir taş parçasına tapmaya başlayınca, oğlu kraliyetin saygınlığını korumak için deli sandığı babası Tukulti-Ninurta’yı öldürmüş)

Phil video kamerasıyla kayda başlayınca ben metal levhayı fırına yerleştirip ısıyı kontrol edecektim. Metal levhayı ısıtmaya başladığımız andan itibaren üzerindeki yazıların hızlı bir şekilde değiştiğini gördüğümüzde önce ikimiz de kısa süreli bir şok geçirdik. İlk aklıma gelen video kaydının yapılıp yapılmadığını kontrol etmek oldu, çünkü bu deneyi tekrarlayamazsak elimizdeki tek delil bu kayıt olacaktı. Kameranın kırmızı ışığı kayıtta olduğumuzu doğruluyordu, Phil de başıyla onaylayınca içim rahat etti.

Yaklaşık kırk dakika süren bu deney sonunda en çok dikkatimi çeken şey; zaman ilerleyip ısı arttıkça, levhanın üzerinde beliren yazıların gittikçe günümüz dillerine yaklaşması ve harflerin küçülmesiydi. Böylece beliren her sayfaya daha küçük harflerle daha çok yazı koyulmuş oluyordu. Levhanın özerinde büyük bir daire belirdiğinde ısıyı ne kadar yükseltsek de bir değişiklik olmadı.

Laboratuvarı kapatıp elbiselerimizi çıkardığımızda ikimizin yüzü de, uzun süre güneşte kalmış gibi yanmıştı. Phil’le birlikte hemen benim odamdaki televizyonun yanına koştuk. Phil kamerasını televizyona bağladı ve kaydı seyretmeye başladık. Metal levhanın üzerindeki yazıların değişmesi şu ana kadar insanoğlunun ulaşamadığı bir teknolojiyle karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha kanıtlıyordu.

Ve işte bizim dilimizde yazılanlara geldik. Yazının tamamını okumamız için Phil görüntüyü durdurdu. Okuduklarımızı kavramamız mı uzun sürdü, yoksa okuduklarımızı hemen anladık da yazılanlara mı inanamadık bilmiyorum. Bana yüzyıl gibi gelen bir süre ekrana kilitlenmiş bakışlarla öylece sabit kaldık. Sonra fark ettik ki bulunduğumuz yer acayip bir gazla doldu ve paldır küldür birileri içeri girdi.

Dostum Phil ile ne zaman kendimize geldik bilmiyorum. Yanımıza gelen birkaç tanıdık yüz ve bir sürü de ilk kez gördüğüm insan bizi alıp bir araca koydular. Bize uyuşturucu bir ilaç verilmediğine kesinlikle eminim ama ikimiz de ne direndik ne kıpırdadık ne de bir şey söyleyebildik. Kayıtları sorgulama sırasında tekrar tekrar görme fırsatı bulduğum için yazılanları kelimesi kelimesine neredeyse ezbere biliyorum. Beni bularak buradan kurtarılmamı sağlamanız inanın hiç önemli değil, şimdi sizden tüm insanlık adına ricam aşağıya yazdıklarımı ilgili kişilere iletmeniz.

İnceleyerek üzerinde deney gerçekleştirdiğimiz ve bu deneyler sonucu çok yüksek teknolojik seviyeye sahip olduğunun ispatlanabileceği, dünya dışı bir uygarlık tarafından tüm insanlığa aşağıdaki mesaj aktarılmak istenmiştir. Size bu belgeyi ileten kişiye yazımın başında ayrıntıları anlattım. O yüzden mesajın bulunması ve çözülmesi için yapılanları tekrar etmeye gerek duymuyorum. Bilim adamı olarak bunu size iletmek benim görevimdir.

Fransız Arkeoloji Akademisi

Kuzey Afrika Bölgesel İnceleme Komisyon Başkanı

Jemal bin Farsian

MESAJ…

Yeryüzündeki en üst bilince sahip canlılara…

Bizler, sizin bize ulaşamayacağınız kadar uzak, farklı bir güneş sisteminde yaşayan “Gerçek” insanlarız. Teknolojimiz, kendi gezegenimizdeki tüm canlılara mutlu bir yaşam sağlayacak kadar ileri düzeyde. Buna karşın yaşam sürelerimiz şu anda tek problemimiz olmaya devam ediyor.

Bizler sizin gezegeninizdeki mevsimlere göre, hayatımız boyunca aynı mevsimi en fazla yirmi kez görebiliyoruz. Bu, evrendeki ilk insandan beri bizler için en uzun süre. Bütün bilimsel çalışmalarımızı ömrümüzü uzatmak için yaptığımız araştırmalara yoğunlaştırdık. Gen teknolojisi sayesinde laboratuvar ortamında bizden iki kat daha fazla yaşayabilen yeni nesil insanlar doğmasını başardık. Ama bu genetik çalışmalar biz gerçek insanlarda olmayan sorunları da beraberinde getirdi.

Her şeyden önce, genleriyle oynanan bu yapay insanlarda; bizde olmayan vahşilik ve saldırganlık, birbirine zarar verme gibi tamamen insanlık dışı davranışlar tespit ettik. Aç bırakıldıklarında hayvanlar gibi birbirini öldürüp yemelerini görünce, tüm insanlık olarak derinden sarsıldık ve yaptığımızın yanlış olduğunu anlayarak bütün bu deneylere bir son verdik.

Evet genetik kodları yeniden düzenleyerek insanın fiziki yaşam süresini iki-üç katına çıkarmayı başarmıştık ama artık var olan ruhsuz, karaktersiz başka bir yaratık olmuştu. Bunun üzerine çalışmalarımızı durdurmak zorunda kaldık.

Laboratuvarlarımızdaki yapay insanları yok etmemiz, öldürmek gibi bir davranış biçimine sahip olmadığımız için mümkün değildi. Genetik yapılarıyla oynanan, sadece görüntüsü insana benzeyen bu yapay insanları, fiziki yaşam bulunan başka bir gezegene bırakmamıza karar verildi. Böylece hem size zarar vermeyecektik, hem de kendi başınıza hayatta kalabilirseniz, yapılan deneylerin sonucunu ilerideki tarihlerde de gözlemleme imkânımız olacaktı.

Bu herkes için en iyi olan seçenekti. Ve bu yüzden aranızdan bazılarını bu gezegene bıraktık…

Bizler her iki nesilde bir görevli bir gözlem aracı göndererek sizdeki gelişmeleri takip edeceğiz. Umarız sizi bıraktığımız yeni deney ve gözlem alanı olan gezegende evrim geçirerek diğer gezegenlere bıraktığımız denekleri geçer ve gerçek insanlar olma yolunda ilerlersiniz. Bu metal levhayı bulup nasıl çalıştığını anlamanız ve bu yazılanları okuyor olmanız her ne kadar zekâ düzeyinizin geliştiğini gösterse de bu asla gerçek bir insan olduğunuz anlamına gelmez. Ama sakın ümidinizi kaybetmeyin çünkü tüm insanlık olarak birbirinize ve başka türlere zarar vermeye son verdiğinizde bizim için de ümit vaat ediyor olacaksınız.

Barış içinde kalın.

(Öykü - Tarkan İkizler)